Baro yürüyüşü.
Baroların yürümesinin engellendiği,saçları beyazlamış avukatların gencecik polisler tarafından itilip, kalkıldığını görünce o avukatların çocuklarının ve torunlarının yaşamış olduğu travmayı düşündüm.
Demokrasinin en doğal ve yalın hali olan yürüme, toplantı ve gösteri hakkının bile çok görüldüğü bu ortamı görünce altmış üç yaşımda bir kez daha umutsuzluğa kapıldım ve bu ülkenin demokrasi sevdasının bittiğinin işaretlerini görmekten utandım.
İtilen, kakılan ve hakaret edilen bu insanlar ömürleri boyunca demişki:
”Bak kardeşim senin bu duruma düşmenin nedeni kaderin değil, seni soyan düzen, yani soygun düzeni.”
-Hadi git oradan komünist…
”Bak kardeş senin açlığının, yokluğunun nedeni inandığın dini kullanarak seni kullanan ve inancını kullanan ve boğazından lokmanı çeken din istismarcılarıdır”
-Hadi git oradan dinsiz, imansız, zındık…
”Devletin kaynaklarının %80′ nini %15 yiyor ve seni soyuyor,kalan %20’yi ise %85 yiyor, senin fakirliğinin nedeni adaletsiz ve vicdansız bu düzen.”
-Hadi oradan bölücü, vatan haini…
Şimdi beyaz saçlı o hukukçular diyebilirki; ”Tamam kardeşim ben yoruldum, bundan sonra konuşmayacağım, ezilmeye,sömürülmeye,çile çekmeye ve de seni ezenlere biat edip onları baş tacı etmeye devam et ” ama demiyorlar inatla yetmiş yıldır aynı duyguyla, heyecanla devam ediyorlar ve soygun düzenine direnmeye ve de demokrasi,özgürlük sevdalarının peşinden koşmaya devam ediyorlar.
Tam yetmiş üç yıl önce Nazım Hikmet’in feryat figan belkide umutsuzlukla yazdığı sitem dolu sözleri her şeyi anlatıyor.
İyi de tam yetmiş üç yıldır bir toplum, halk nasıl olurda sürekli aynı noktada kalır?
Sürekli kendisini sömürenleri, öz kaynaklarını satanları ve de boğazında ki lokmaları çekip alanları inatla ve de bıkmadan, usanmadan seçmeye devam eder?
Nazım Hikmet yetmiş üç yıl önce söylemiş söyleyeceğini .
——————————————————————————-
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim! 1947…