Köylü olmak.
02.05.2020
1960-70 ‘li yıllarda yani benim çocukluğumun geçtiği yılların köylülüğünden bahsetmek isterim.
Benim ilkokulu okuduğum Tokat -Almus- Değeryer köyünün o yıllarda köyün şehirle bağlantısı yoktu.
Ancak atla ve eşekle ilçeye gidilirdi.
Köyde okul yoktu, on iki çocukla birlikte her gün sabah akşam dört kilometre yürüyerek Bağtaşı köyüne giderdik.
Beslenme çantamızda kuru ekmek ve ökelikten başka bir şey olmazdı.
”Partron Çocuğu” kitabımda bu dramatik olayları çok uzun anlatmıştım.
Bizim yaşadığımız köye motorlu araç hiç gelmezdi,yol yoktu gelemezdi.
İlk otomobil çıktıktan 140 yıl sonra benim köyüme henüz motorlu araç gelmemişti.
Köyde eğitimli insan hemen hiç yoktu,okuma yazma bilende yoktu.
Asker ve gurbetçi mektuplarını, okumayı söken bizler okurduk.
Mektup geldiğinde etrafımızda dolanan köylülerimize tatlı kaprisler yapardık, biz okumayı sökmüştük ve de çok değerli olmuştuk.
Köyde hastalanan insanlar akşam yatar sabah ölürdü.
Çünkü hiç kimse hastalıklar konusunda bilgi sahibi değildi.
Çocuk gözlerimin önünde doğramadığı için kadınlar/kadın ölürdü.
Cehalet diz boyu olduğu için tedaviler yaşlıların bildikleriyle olurdu.
Örneğin kulak ağrıyorsa eşek bokunun sıcak suyu kulağa sıkılırdı.
Yüzünüzde yara çıkarsa Hatipgilin Osman tükürürdü.
Eğer hayvan dağda kalmışsa kurt yemesin diye Hafızgilin Osman’a okutulup bıçak ağzı kapatılırdı.
Çocuğu olmayan yeni gelinler ve doğuramayan inekleri Rıza amcamın harmanı kenarındaki delikli taşın etrafında dönderilirdi.
Orada aynı anda doğuramayan inekte, yeni gelinde çare arardı.
Eğer birisi ağaçtan düşmüşse ve ayağa kakamıyorsa inek kesilir, kanlı derinin içine sararlardı.
Bundan dolayı inek derisi içinde çürüyen amcam ölmüştü.
Başı ağrıyan, veya midesi ağrıyan Hafızgilin Ömer’e okutulur,muska yazdırırlardı.
Bir çok köylünün boğazında üçgen şeklinde meşin içine konulmuş anlamını bilmedikleri Arapça yazılar asılırdı.
Yemekleri, ilk önce erkekler yerdi,kalanlarıda kadınlar ve çocuklar yerdi.
Erkeklerin sofrasına çok değerli dede torunları katılabilirdi.
Bizler ilkokula giderken Arapçadan başka bir okuma görmemiş köylülerin hoca dediği amcalar ”Nere gidiyon lan, gavur mu olacaksın” derlerdi.
Çünkü Arapça dışında okumak o günkü şartlarda gavur olmak yolunda atılan bir adımdı.
Okuldaysa bambaşka bir dünya vardı.
Öğretmenlerimiz köyden çok farklı bilgilerle karşımıza çıkıyorlardı.
Bundan on sene öncede bir makalemde değinmiştim bu gün köylerin bilimden ve aydınlanmadan uzaklaşmasının tek nedeni taşımalı eğitim olmuştur.
Anadolu’da bir çok köy okulu kapatılmış, köyler Arap -Vahabi- Selefi İslam anlayışına teslim edilmiştir.
Bizim çocukluğumuzda köylü herhangi bir konuda fikir almak istediğinde öğretmenin bilgisine baş vururdu.
Şimdiyse Anadolu İslam anlayışıyla yetişmemiş, Allah sevgisi yerine, Allah korkusuyla donatılmış Arap -İslam anlayışına kulak vermiş donanımlı olmayan gencecik çocuklara baş vurur oldular.
Köylerde sakalı olmayanı neredeyse kafir ilan eden bir İslam anlayışı egemen.
Bundan dolayı köyler,bilimsel eğitimden ve de bilimsel tarımdan uzaklaşmıştır.
Köyler en canlı yerler,hayatın merkezi olması gerekirken, devletin verdiği üç kuruş maaşla ölümünü bekleyen ve gök kubbe altında yapayalnız emeklilerle dolduruldu.
Gene çocukluğumun köyüne dönecek olursak bilgisizlik sonucunda sarılık olanların dillerinin altındaki bir dokuyu jiletle keserlerdi.
Dokusu kesilen kişi veya çocuk kanı durana kadar rengi bembeyaz bir şekilde bitkin hale gelirdi.
Beli ağrıyan veya yürümekte zorlananların ağrıyan yerlerine sülük koyarlardı.
Gerçi bu sülük işi bu gün bazı hastanelerede girdi.
Gözleri görmeyen ihtiyarların gözüne anne sütü damlatırlardı.
Bir vatandaş felç geçirdiğinde veya ağzı ,suratı yamulduğunda herkes ondan uzak durmaya çalışırdı, çünkü onu şeytan çarptığı için korkulurdu.
O günlerde ne tansiyon, ne de şeker diye bir bilgi henüz köylere ulaşmamıştı.
Yazı çok uzadı, uzun yazıyı okumanın zorluğunu bildiğim için burada bitireyim ama bu konuya devam etmek istiyorum.
Korona günlerinde yazmak ve de çocukluğun canlı belleklerine geri dönmek istedim.