Ocak 5, 2021

Gönen’de üç gün…

ile mehmet yüceer

             

                                                                        17.12.2011

İstanbul’un yoğun yaşamından kaçmak için fırsat kollayanlardan olduğum için, üç günlüğüne Gönen de bulunan kaplıcalara gittim.

Yalova’ya  vardığımda İstanbul’un bütün yükünün ve meşakkatinin üstümden  kalktığını hissediyorum ve mutluluklara adım atmanın sevincini içimde  hissediyorum.

İstanbul artık insan yaşamının normal işlediği bir şehir olmaktan çıkmış görünüyor.


Bundan dolayı hedeflerimde bir sapma olmazsa 2014 yılından sonra, İstanbul nüfusu bensiz yoluna devam edecek gibi görünüyor.

Bu yaklaşım ve kaçış ruhuyla Gönen kaplıcalarında üç gün geçirmiş oldum.

Kaplıca deyince sıcak su ve ağrı ve hastalıklara çözüm bulma akla gelir.

Kaldığımız  otelde odaların tamamının dolu olması ve yaş ortalamasının altmış  üzerinde görünüyor olması, kaplıcanın yaşlılar için tahsis edilmiş bir  yer olduğu havasına sokuveriyor insanı.

Oysa kaplıca kültürünün tarihin derinliklerinden bu güne gelen bir alışkanlık olduğunu da biliyoruz.


Kaplıcada altmış yaş ve üzeri insanların olmasını ise, gençlerin bu gün için kaçırdıkları bir fırsat olduğunu düşünüyorum.

Yaşlıların  ağrılarına sızılarına çözüm bulmak ve hayata yeniden bağlanmak için  kaplıcaları kullanıyor olmaları yaklaşımı da yaygın bir inanç gibi  duruyor.

Gönen’e 13  kilometre mesafede bulunan Ekşidere köyü kaplıcaları veya oranın  deyimiyle ”dağ ılıcası” ise gerçekten dağın içinde çok sakin bir yerde  kurulmuş mütevazi tesislerden oluşuyor.

Ekşidere  köyünün arkadaşım Hasan Temel’in köyü olması sebebiyle köye uğradım, köy  kahvesinde oturup kahvede oturan  köyün yaşlılarıyla sohbet etme olanağı  buldum.

Ekşidere köyü  gerçekten güzel bir köy. Kaplıcanın getirdiği bir takım avantajları da  kullanmış ve gelişmiş bir köy olarak görünüyor.

Köyden  ayrıldıktan sonra, dağın başında ormanın içinde kurulan tesisin hemen  yanında yapılan cami ise dağ ılıcasının vazgeçilmez bir parçası gibi  duruyor.

Sonbaharın kışa döndüğü bu ortam, yapraklarını dökmüş ağaçlar içinde, sessizliğin bütün ruhunu içinde hissetmenizi sağlıyor.

Bu  ortamda ki sessizlik içinde, İstanbul’un kaosunu riyakarlığını, iki  yüzlülüğünü, satılmış ve kirlenmiş ruhunu daha iyi anlamanıza sebep  oluyor.

Doğanın bu kadar  temiz ve sessiz masum yanı dururken, insanların neden İstanbul’un her  türlü kirliliği içinde yaşadığını da sorgulama ihtiyacı duyuyor insan.

Orman  içinde tek başıma yürürken yerlerde ki halı gibi serili yaprakların  çıkardığı ses bile insan ruhunda çığlıklar yaratırken, İstanbul’un kendi  içinde sürekli devam eden çığlıklarına insan ruhunun katlanıyor olmasını  ise izah etmek, anlamak mümkün görünmüyor.

Karmaşık  duygular içinde orman içinde gece gündüz kalmak ve İstanbul’un bütün  kirini pasını ve çarpık insan ilişkilerini içinden atmak için büyük bir  hevesin içine kapılıveriyor insan.

Buralarda tek başına küçücük bir evde yaşamak ve doğanın bütün masumiyetiyle dost olmak özlemini yaşıyor insan.

Daha  sonra bütün bunların hayalden öte bir iş olmadığını anlıyor ve  İstanbul gerçeğinin bir anda tokat gibi tekrar yüzüne ve yüreğine  çarptığını hissediyor insan. 

Bu  kadar telaş ihtiras ve kırılgan ortamlarında sürekli bulunmanın, insan  hayatı için çokta gerekli olmadığını anladığında ise yaşın benim gibi 53  olduğunu anlıyorsun ve pişmanlıkların mutsuzluklar getirmesini de  düşünerek her şeye yeniden başlamak iradesini bir anda terk ediyorsun. 

Ey genç insanlar bu gün ileride yaşayacağınız pişmanlıkları yaşamadan, daha sonra ki yaşamları bu gün yaşamaya bakın.

Sevgili  Gökhan Kurtuluş’un ”şerit metrede yetmiş santime bakarak,  elli üç  santimi çıkardığımızda geri kalan on yedi santimin ne kadar küçük  kaldığını” hatırlattığı gibi,geçmiş yaşantımızdaki kaçan büyük balığın  pişmanlığını yaşamadan kalan yaşamın tadını çıkarmak en güzeli.

Bundan  dolayı 2014 yılında siyasal yaşamımı sonlandırıp, siyasetin derin  ilişkilerinden kurtulmak daha sade ve daha mütevazi bir yaşama dönmek,  yeni kitaplar yazmak en büyük idealim.

Gönen’in ıssız ormanlarında bunları düşünme olanağı buldum.

Gönen’e  otele döndüğümde ise İstanbul hengamesinin yıprattığı ,yorgun ve bezgin  insanlarla baş başa kalmanın ağır ruh halini tekrar içimde  hissediverdim.

Ne olursa olsun İstanbul’un artık bizleri yoran, bıktıran ve isyan ettiren yapısından kurtulmak en güzeli.

 Bunun  içinde 2014 yılının biran önce gelmesini bekliyor ve tertemiz, yepyeni ortamlarda  orta yaşın hemen önünde yeni bir anlayışı yaşamımda egemen kılmak olan en  büyük özlemimi yüreğimin bir köşesinde saklamaya devam ediyorum.


İstanbul sevdalıları İstanbul sizin olsun, İstanbul’un taşı toprağı koltuğu makamı mevkisi sizin olsun.

Yahya Kemal Beyatlı’nın diyemediğini bu gün demenin zamanı olsa gerek.

Malum  Beyatlı, Ankara’dan İstanbul’a dönerken, Ankara’nın neyini seviyorsun  diye sorulduğunda, ”İstanbul’a dönüşünü” diye cevap vermiş.

Beyatlı bu gün yaşamış olsaydı, eminim ki o gün vermiş olduğu cevabı bu gün veremeyecekti.