Mart 9, 2021

Emeklilik…

ile mehmet yüceer

Emeklilik denilince, belli bir işte çalışırken, iş yapamayacak veya iş göremeyecek kadar fiziksel veya ruhsal düşüş yaşayan insanların iş gücünden çekilmesi anlamıyla izah edilebilir.

Bununla ilgili Vikipedi şöyle diyor ”yaşlılık dolayısıyla çalışamayacağı varsayılan kişilerin çalışmayı bırakması.”

Yaşlılıkla ilgili hemen hemen bütün kutsal dinler atıflar vardır.

Yaşlılığı ana- baba üzerinden tarif eden ve bu şekilde yaşlı insanlara bakmanın cennet boyutunda karşılığı olduğu fikri hemen hemen bütün dinlerde mevcuttur.

Hatta Neandertal’lerde yaşlanan insanlara bakmanın toplumsal karşılığı olduğu bilinir.

Emeklilik fikri ilk olarak erken Roma döneminde Agustus döneminde savaşçıların devlet tarafından bakılması fikri vardır.

Bundan dolayı Roma’nın sosyal çöküntü yaşadığı söylenir.

19.yüzyıla kadar dünyada kurumsal olarak ortaya çıkmış bir emeklilik modeli oluşmamıştır.

Ancak 19.yüz yıl sonuna doğru sanayileşmesini tamamlayan ülkelerde emeklilik fikri resmiyet kazanmaya başlamıştır.

Dünyada emeklilik yaşı en erken elli beş, en geç yetmiş yaş olarak uygulanmaktadır.

Dünyada genellikle dört çalışan bir emekliye bakması modeli ekonomik açıdan uygun görülür.

Dünyada emeklilik yaşı en erken elli beş, en geç yetmiş yaş olarak uygulanmaktadır.

Dünyada genellikle dört çalışan bir emekliye bakması modeli ekonomik açıdan uygun görülür.

Bizim ülkemizde ise bu oran iki çalışana bir emekli, bazen iki çalışan sayısı 1.6 emekliye  bakar şekline kadar kötüleşmiştir.

Bundan dolayı SGK kurumu dün de, bugün de dört çalışana bir emekli modelini yakalayamadığı için batak durumdadır.

Bunlar teknik konular, açık bilgiler herkesin ulaşabileceği bilgiler.

Pandemi dönemiyle birlikte emekliliği düşünen bir çok insan  karar verdiler ve emekli oldular.

Özellikle altmış yaşı üzerinde çalışan bir çok tanıdığım emekli gibi yaşamaya başladı.

Yani devletin verdiği emekli maaşı yaşamın içinde sosyalleşmeye yetmediği için bir çok serbest meslek sahibi veya aylıkla çalışan insan çalışmaya devam ediyordu.

Bugün evlerde oturan ve sabit giderler dışında sosyalleşme masrafı sıfıra düşen bir çok insan çalışmayı bırakmış durumda.

Buna ben de kendimi ekleyebilirim.

Emekli olmak duygusu ilk başta çok garip bir duygu olarak insanın tepesine kabus gibi oturuyor.

Düşünün her sabah tam kırk yıl, okulu da sayarsak altı yaşından itibaren elli yedi yıl en geç sekizde uyanıp, işinizin başına gitme disiplini içinde yaşamak.

İlk başlarda bir süre bu saatte uyanıp panikle ‘’Ben işime geç kaldım’’ telaşıyla uyanmak.

Daha sonra ‘’ben çalışmıyorum’’ duygusuna alışarak sabah kalkış saati disiplinini kaybetmek.

Uyanıp yatmaya devam etmek ve kahvaltının yapıldığı saat ona kadar zaman geçirmek.

Bazen de sıcak yatağın içinde geçmişe dönük acı tatlı anılarla başbaşa kalmak.

Tıpkı Can Yücel’in dediği gibi

(…Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama

Yarım saat erkene kurulsun saatin.

Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..

Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin…

Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin…

Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.

Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart,

Çek kızarmış ekmek kokusunu içine,

Bak güzelim kahvaltının keyfine….)

Yaşamın içindeki yaşananların beyninin içinde fır fır dönmesi, Yatarak düşünmenin zorluğu.

Kahvaltıda eşinle yaşadığın kırk bir yılın inişli çıkışlı yol haritasını irdelemek, bazen özeleştiri yapmak, bazen yaşam mücadelesi içinde çocukları ve onlara gereken zamanı ayıramamanın getirdiği sitemleri dinlemek.

Kahvaltı sonrası ‘’Bir iş yapmalıyım’’ boş boş olmaz telaşı içinde becerebildiğini bir alana yönelmek.

‘’Ben bir işe yaramalıyım’’ diye boş kalmanın doğru olmadığı psikolojik baskısı altında kendi çapında yazmaya başlamak.

Yıllardır yazmaya çalıştığım yerel gazeteye daha sık yazı yazmak, bu da olmadı bir kitap yazmak.

Gün boyu yani saat ondan akşam beşe kadar yazı yazmak, birkaç tane gazeteyi okumak.

Öncelikle Sözcü, Cumhuriyet, Birgün, Oda tv,T24,Diken com  gibi yayınları internet üzerinden okumalar yapmak.

Okuduğun yazılardan, güzel bulduğun yazılarından dolayı yazarlarına teşekkür mesajları göndermek.

Eskiden okuduğum ve çocukluğumdan beri aşina olduğum Milliyet, Hürriyet okumak fakat onların içinde yazanların çokta adaletli, hakkaniyetli yazılar yazmadığını ve de tamamen iktidarın her yaptığını doğru gören yazıları gördükten sonra okumamak.

Bu arada Karar gazetesinde bu iktidarın tokadını yemiş veya mağdur olmuş, dışlanmış eski yandaş yazar çizerlerin yazdıklarına bakmak.

Yazmak, okumak ve de internet dünyasında dolanırken, okurken fırsat bulup birer gün arayla bir saat yürümek.

Hava soğuksa evin içinde, hava müsaitse dışarıda bir saat  yürümek.

‘’Günlük en az on sayfa kitap okumalıyım’’ disiplini içinde masanın üzerinde üst üste duran kitaplardan on sayfa okumak.

Hoşuma giden kitaplara devam etmek, sevmediğim veya yazılanların benim bilgi dağarcığıma bir katkısı olmayan kitapları ise en üstten en alta koymak.

İşte birgün boyunca emekli olmanın ve de pandemi ortamında sıkışık yaşam içinde yapmaya çalıştığımız hayat biçimi.

Bu arada eşten, dosttan gelen telefon sohbetleri veya benim aramalarım.

Yıllardır tanıdığım halde, bir yıldan fazladır seni aramayan dost bildiğin insancıkların telefonlarını ayıklamak.

Bunlarla ilgili dostluğun makam, mevki ve iş yaşamından kaynaklı dostluk olduğunu, daha önce bildiğin halde emeklilik döneminde uygulamasıyla anlamak.

Bütün bunlardan sonra akşam olması, aydınlığın bitmesi ve karanlığın başlaması.

Günlük altı,yedi saat okumadan, yazmadan, konuşmadan, yürümeden sonra akşam yemeğine oturmak.

Bu vesileyle günde üç öğün yerine vücudun iki öğün yemeye alışması.

Akşam yemeğinden sonra cep telefonundan seyredebileceğin bir maç varsa onun saatini not almak.

Bu arada akşama kadar sandalyede oturup, dimdik durmadan ve yürümeden kaynaklı yorgunlukla televizyon karşısına oturduğunda  seyrettiğin maçın ilk devresini uyuklamaktan kaynaklı kaçırmak.

Gözünü açtığında gollerin olduğunu onları görememekten kaynaklı kendine kızmalar.

İç dünyanda ‘’Yaşlandın oğlum’’ serzenişleri.

Akşam karanlığında zaman zaman pencereden dışarı bakıp, sokağın, bahçenin boşluğuna dalmak.

Eski akşamları hatırlamak.

Dışarıda eş, dost sofraları ve muhabbetlerinin olduğu rakı masalarının kurulduğu(Alkol sağlığa zararlı diyorlar) geçmiş güzel günleri hatırlamak.

Daha sonra karanlık çöktükçe, seyrettiğin maçtan kopmak ve maçı anlatan spikerin saçmalıklarına kızıp sesi kapatıp sessiz maç seyretmek.

Gözün maçta, fakat aklın geçmişte yaşadığın olayların beyninde yaşadığı maçla maçı bitirmek.

Zaman zamn ananın, babanın, ablanın, kardeşin, dostların arkadaşların ölümlerini hatırlamak, onlarla yaşadığın olayları hatırlamak.

Daha sonra yaşının altmış üzerinde olduğunu hatırlayarak ‘’sıra bize geldi’’ tatsız duygusundan kurtulabilmek için ölüleri unutup, dirileri hatırlamak.

Televizyonda maçtan sonra biraz sosyalleşelim diye açık oturum dedikleri fikirden ziyade siyasi kavgalarının olduğu programlara göz ucuyla bir uğrayıp, oralardaki kısırlığı, sığlığı ve fikirsizliği gördükten sonra  belgesel dünyasına kaçmak.

Belgesel seyrederken abone olduğun sistemin daha önce seyrettiğin programı tekrar yayınladıklarını görüp sinirlenmek.

En iyisi kitap okumak diyerek eline kitap alıp, fonda Anadolu bozkırından Neşet Ertaş dinlemek.

Efkarlanıp Ahmet Kaya, Selda Bağcan’a sığınmak.

Ahmet Kaya dinlerken, taaaa 1912 yılından bugüne yazan, çizen, söz söyleyen herkesin vatan haini, komünist damgasıyla kan kusturulduğu bir ülkede yaşamaktan bazen sıkılmak.

Ekşi, acı rahatsız edici duygular.

Keşkelerin beynimde dolanması, liseyi bitirdiğimde rahmetli babamın ‘’Fransa’ya git Sorbon’da oku’’ sözünü dinlemeyip çalışıp Yıldız Üniversitesine girmek.

Sonra umutsuz olmaz, umutsuz yaşanmaz mavralarına sarılıp, Aydın Engin’in cumartesi mavralarını hatırlamak.

Akşamın kör karanlığında televizyonda maç dışında seyredecek bir şey bulamamak, kitap okumaya çalışınca akşamdan beri beynime dolan bir çok olumsuzlukların, kavgaların, adaletsizliğin ve de haksızlığın, pandeminin  başka bir iş yapamaya engel olacak kadar dolduğunu hissetmek ve kitabı öksüz bir çocuk gibi tekrar yalnız olduğu masanın üstüne koymak.

‘’Gece şu saatte yatmalıyım’’ disiplinini kaybetmek, saatin gece yarısı bir-iki olduğunda dışarıdaki apartmanların ışıklarının bir bir söndüğünü görüp ‘’Sen ne oturuyorsun, herkes yatmış’’ psikolojik baskısını yiyerek yatak odasının yolunu tutmak.

Eşinin, yeni alışkanlığı olan sesli kitap okumada konuşan bir sesin vıdı vıdı konuştuğunu, kulağına taktığı bir iple uyuma modunda kitap okumadığını dinlediğini görmek.

Bu da yeni moda, sesli kitap okumada nereden çıktı? Diyerek yatmaya çalışmak.

Yatağa başını koyduğunda bir süre sonra günlük yaşadıklarının ve de yaşamında oluşan bir çok olayın baraj patlamış gibi gelip beynine dolaması.

Yataktan gecenin ortasında tekrar dipdiri olmak.

Bir battaniye alıp ayağını uzatıp televizyon karşısında belgesel bulurum hevesiyle oturmak.

Sesi tam kapatıp, Charlie Chaplin dönemi gibi sessiz televizyona bakarak uyumaya çalışmak.

Sonuçta emekli olmak, işten ayrı kalmak, sosyal yaşamdan kopmak ve bu pandemi ortamında altmış yaş üzerinde olmak, gerçekten çkilecek bir iş değil.

Bundan dolayı emeklilik bana göre değil diyerek pandemi de ülkenin haritasındaki kızarıklığa bakarak, bir çok yolsuzluk, işsizlik, hırsızlık adaletsizlik ve de haksızlık olan ülkemin kızarmayan yüzünün pandemiyle kızarmasından büyük üzüntü duymak.

Sonuç yaş önemli değil elin tutuyorsa, aklın yerindeyse, gücün varsa çalışacak iş ve yapabileceğin bir iş varsa emekli olmak akıllı insanın işi değil diye düşünüyorum.

Pandeminin insanlığa çok büyük zararlar verirken, bir faydası da olduğunu sanıyorum.

Malumunuz Türkiye edebiyatının en güzel eserleri, romanları ceza evlerinde yazılmıştır.

Bundan dolayı bu bir yıllık eve kapanmayı ceza evi şartlarına çok benzediği için, üretilen kitapların ve de yazılanların patladığı bir dönem olacağı kanaatindeyim.

Silivri’ye kapatılan bir çok aydın, yazar, çizer yeni bir çok kitap üreterek çıktığını da yakın tarihimizde gördük.

Emekli olmak için can atan sevgili çalışan insanlar, lütfen çalışmaya, üretmeye ve de insana hizmet etmeye devam edin.

Bir yıllık geçici emeklilik tecrübesini yaşayan ben bunları gördüm yazmaya çalıştım.

Emekli olmadan, çalışarak, üreterek toplumun en küçük derdine minnacık faydalı olduğunuzu unutmadan bu dünyadan göç etmeyi düşünmemek en doğru bir yaşam biçimi olduğunu düşünüyorum.

Bundan dolayı ’’Emekli olurum, ayağımı uzatırım, keyfime bakarım’’ diyorsanız lütfen bu yanılgıya düşmeyin, çünkü beyniniz hala çalışıyorsa buna izin vermeyin.