Ağustos 9, 2021

1970′ de ölüyorlardı, bu gün de ölüyorlar değişen bir şey yok.

ile mehmet yüceer

Sinan Cemgil ve arkadaşları Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga anarşist, komünist (Benim notum:Komünist olmak o günde çok kötü diye algılanıyordu bu gün de) diye köylüler ihbar etmişti ve öldürülmüşlerdi.

Her birinin vücudundan en az kırk mermi izi vardı.

Olaydan sonra Sinan’ın annesi ve babası çocuklarının cenazesini almak için Adıyaman Gölbaşı’na gittiğinde oradaki köylülere şunları söylemişlerdi.

Babası;

“Ben varlıklı bir aileden geliyorum. öğretmenim. ekonomik durumum oldukça iyi.
Oğlumu en iyi şekilde yetiştirdim.
En iyi okullarda okuttum.
Ülkenin en güzide üniversitesi ODTÜ’de okuyordu.
Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu.
Ölmese yüksek mühendis çıkacak ve o da varlıklı bir hayat yaşayacaktı.
Fakat o sizin iyiliğiniz için öldü.
Bunu bilesiniz diye söylüyorum.”


Sinan’ın annesi Nazife Cemgil de çevresini saran kadınlara Sinanları şöyle anlatmıştı. 

Bu oğlum Sinan… Bunlar da onun arkadaşları (Kadir ve Alpaslan), kardeşleri…. onlar da oğullarım…
Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler.
Başka bir istekleri yoktu.
Her biri birer dehaydı.
Her biri üstün zekalı birer güzel insandı.
Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı.
Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler.
Sizin sorunlarınızı omuzladılar. Size yalan söylüyorlar. Onlar eşkıya değildi.”

Anne ve babanın söyledikleri sözleri hayatım boyunca unutamadım.

Bu gün o neslin çocukları yetmiş, seksen yaşlarındalar bir çoğu toprakla buluştu ve kalanlar ise toprağa çok yakınlar.

Sinan Cemgil’in yüzlerce gencin o gün öldürülmesinden sonra bu güne kadar ölüm mangaları hiç durmadı, hala öldürmeye devam ediyorlar.

O günden bu güne binlerce aydını, komünisti, sosyalisti öldürülerek bu günlere gelen ülkenin adı Türkiye’dir.

Bu gençlerin ne yapmak istediklerini annesi ve babası özetlemişti bu gün hala bu ülkenin köylüsü, kentlisi, işçisi, esnafı, emekçisi bu çocukları o gün anlayamamıştı bu gün de anlamıyorlar.

Artık bu gün yetmiş yaşının üstünde olan bu insanların bir çoğu hala ”Yaptıklarının doğru olduğunu bu gün olsa gene halkın daha güzel yaşaması ve adaletli bir dünyada yaşaması için aynı yolu seçerdim” derken, bir kısmı da düzenin pisliklerine bulaştılar ve çok zengin oldular.

1980 öncesi tanıdığım ve o gün devrim yolunda can vermeye hazırım diyenler 1980 sonrası kendilerini soygun düzeninin rüzgarlarına kaptırdılar ve bu gün refah içinde yaşıyorlar.

Bu gün ülkenin saçma sapan mimari yapılaşmasının altında onların imzası var, onlar ormanların katledilip betonarme binaların yapılmasına onay verdiler.

Onlar mimar ve mühendis olarak ”Ben zengin olayımda ülke batsın yok olsun umurumda değil” diyenlerin kervanına katıldılar.

Bazılarıysa yaşamları tam bir kapitalistken, yüreklerinde hala solculuk kalıntıları devam ediyor.

Bunları, ben yaşamlarıyla icraatları arasında çelişkiler olan kürsü solcuları olarak tanımlıyorum.

Yani kapitalizmin her türlü olanaklarından faydalanırken, soygun düzeninin her türlü pislik uygulamalarına para için imza tarken, altlarında iki milyonluk arabalar varken salonlara gelip devrim nutuklarını attıklarını da gördüm.

Bu tür devrimciler, solcular ”Ben daha mütevazi bir araca bineyim, kalan paramla da insanlık namına bir iş yapayım, bir dernek kurayım insanlığa faydalı olayım” düşüncesine tenezzül bile etmeyenlerdir.

Bu gün geldiğimiz noktada bu ülke İhvancı, kravatlı talebanların egemen olduğu bir İslam Cumhuriyetidir.

Bu gün ”Şeriat gelecek Allahın adaletiyle eşitlikçi, paylaşımcı bir dünya kurulacak” diyen İslamcılar ülkenin büyük çoğunluğunu teşkil ediyor.

Bilmiyorlar ki şeriat dedikleri düşünce bir ütopyadır ve yer yüzündeki uygulamaları da katıksız faşizmdir.

Ben 1970 yılından bu güne idealleri için hapse giren öldürülen ve işkencelerden geçen bütün devrimcileri, solcuları, sosyalistleri saygıyla selamlıyorum.

Hayatının en güzel günlerinde henüz on dokuz yaşında Diyarbakır cezaevine düşen Gültan Kışanak’ın bu gün hala hapiste olması bu ülkenin hiç ama hiç değişmediğini, bu ülkenin faşist ve işkenceci yönetimlerden kurtulmasının mümkün olmadığını bize göstermiyor mu?

Gültan Kışanak Diyarbakır cezaevinde yaşadığı bir olayı şöyle anlatır;


«
 Cezaevi Müdürü Binbaşı Esat Oktay Yıldıran vardı… Bir gün bizim kadınlar koğuşuna girdi… Herkes ayağa kalktı, ben kalkmadım… Sırf içeri girdiğinde ayağa kalkmadım diye, sırf bu gerekçeyle beni köpeği Co’nun kulübesine tıktırdı. Köpeğinin bile kalmak istemediği, pislik içinde, küçücük bir kulübeydi bu… Bir gün değil, iki gün değil, bir ay değil, iki ay değil, tam altı ay orada kaldım. Nefes almanın bile zor olduğu o kulübede bana her gün dayak attılar, her gün işkence yaptılar. »

Kışanak ve binlerce aydının, sosyalistin hapislerde olması ülkenin elli yıldır hiç ama hiç değişmediğini göstermiyor mu?

Sadece yöntemlerin adı değişiyor sistem ise faşist uygulamalarından hiç vazgeçmiyor.

Sinan Cemgil yaşasaydı bu gün 77 yaşında olacaktı.

O nesil yaşasaydı belki de bu gün ülkemizde adaletli, eşitlikçi, özgürlükçü, paylaşımcı bir demokrasinin bütün kurumlarıyla gerçekleşmiş olacaktı.

O neslin karşısında olanlar ise faşist uygulamaların egemen olduğu İslam Cumhuriyetini kurdular.

Bizim neslimiz bunu göremedi, bizden sonra gelecek nesillerinde göreceği konusunda en küçük bir umut kırıntısı görünmüyor.