” Aşı şeytanın işi ” diyenler.
Pandemiyle birlikte öğrendik ki 1500′ lü yıllarda yaşanan bağnazlık, bilim dışı insan davranışı ve bilimin insan üzerindeki etkisi henüz hâlâ orta çağ düzeyinde.
Ülkemizin tamamı olmasa bile bugün 85 milyon olan ülke nüfusunun on beş milyonu hâlâ aşıya karşı çıkıyorsa çok fazla değişen bir şey yok.
1700’lerde çiçek aşısı bulunduğu çiçek hastalığına karşı bağışıklık sağlayan aşı kilise adamlarının büyük protestosuyla karşılaştı.
Dine aykırı, günah gerekçeleriyle çiçek aşısının uygulanmasına karşı çıkan din adamları ve kiliseler olmuştur.
Bir papaz yayınladığı bildiride ” Hazreti Eyub’un çıbanlarının şeytanın yaptığı aşıdan ileri geldiğine kuşkusu olmadığını ” belirtti.
Aşının şeytanın işi olduğunu iddia etti.
İskoç rahiplerinden birçoğu birlikte yayınladıkları bir manifestoda aşıyı ” Tanrının cezasından kaçma girişimi ” olarak nitelediler.
Bununla birlikte çiçek aşısının uygulanmasıyla ölümlerin sayısında öylesine göze çarpar bir azalma görüldü ki hastalığa karşı korunma duygusu din bilimcilerin göz korkutmalarından daha ağır basmaya başladı.
Çiçek aşısının bulunmasında kilise adamları ve kiliseye bağlı hekimler aşıyı, ” Tanrının istemine bir başkaldırı ” saydılar.
Cambridge üniversitesinde aşıya karşı vaazlar verildi.
Büyük bir çiçek salgınının olduğu Montreal’de bile 1885 yılında kentin Katolik halkı kilisenin de desteğiyle aşı olmamakta direndi.
Bir Katolik papazı ” Çiçek hastalığı salgınına uğramamız geçen yılki karnaval şenliklerinde durmadan yiyip içerek Tanrı’yı gücendiriş olmamızdandır” aşı olmak yerine dua edilmesini ve tespih çekmelerini öğütledi.
1847 yılında anestezi bulunduğunda hamile kadınların acı çekmeden doğum yapılmasına kilise karşı çıktı ve kadınların çocuklarını acı çekerek doğuracaksın diyerek Tanrı’nın Havva’ya söylediği sözü hatırlattı.
” Çocuklarını acı çekerek doğuracaksın ”
Anatomik araştırmalara yıllarca karşı çıkılmış, kilise insan bedeninde yok edilemez ve dokunulamaz bir kemik olduğunu ve bu kemiğe dokunmanın o insanın yeniden dirilişinde sıkıntı olacağını açıkladı.
Anatomik araştırmalar yapan tıp adamları insan bedenimde böyle bir kemiğin olmadığını açıkladıklarında kilise tarafından dinsiz ilan edildiler.
Bugün bile tıp fakültelerinde anatomi ve kadavra inceleme ve kesme derslerine girmeyen insanların ”günah ” gerekçesiyle girmediğini biliyoruz.
Yani üç yüz elli yıldır o kafalar hiç bitmedi.
İlk paratoner bulunduğuna ” Yıldırımların tanrının kızgınlıklarından kaynaklandığına ” inanan din adamları binalara paratoner konulmasının Tanrı’nın kızgınlığını daha çok arttıracağını söylemişlerdir.
Daha sonra kiliselerde, camilerde paratonerin işe yaradığını anlayınca onlar da kullanmışlardır.
Bundan dolayı tanrının kızgınlığı arttı mı?
Bilmiyoruz.
Yukarıda değindiğim konuların yüzlerce, binlerce örneği sayılabilir.
Ayrım yapmadan dinlerin bilimsel gelişmelere karşı çıkmasıyla doludur ve bu durum tam dört bin yıldır devam etmektedir.
Bugün de fazla değişen bir şey yok, her yeniliğe karşı çıkan veya her bilimsel buluşa karşı çıkan gerici, yobaz din bezirgânları hem Hıristiyanlıkta hem de Musevi ve İslam inancında fazlasıyla mevcut.
Bugün ülkemizde aşı olmayan en az on beş milyon insan olduğunu biliyoruz.
Bunların neden aşıya karşı çıktığı araştırılmış olsa, iki yüzyıl önce çiçek aşısına paratonere, anesteziye karşı çıkan din yobazı neyse, bugün de o din yobazlarıyla karşılaşacağımızdan hiç şüphem yok.
Sonuç, insanlık bilimde ve bilimsel alanlarda dinciliğin kara düşüncesinden kendisini kurtarmış bilim adamları sayesinde çok ilerlemeler sağlamasına rağmen hâlâ orta çağ karanlığında yaşamak isteyen din yobazlarının etkileri insanlığın üzerinde kara bulutlar gibi hiç kalkmamış biçimiyle devam etmektedir.