Demokrasi iyi bir yönetim mi ?
Toplumun büyük kesimi bir kurtarıcı bekliyor, gelsin elini şıkırdatsın her şey düzelsin.
Böyle bir dünya olmadığı gibi, böyle bir Türkiye de yok.
Hani Yaşar Kemal diyor ya ”Ermişler savaşlarda ve kıtlıklarda ortaya çıkar.”
Bu psikoloji gelişmemiş toplumların yarattığı geri kalmış sosyolojik yapıların ürünüdür.
Gene Yaşar Kemal ”Yer demir, gök bakır” adlı eserinde daralan, bunalan, çaresizlik içinde kıvranan köylünün Taşbaş adında kendisine bile faydası olmayan birisini ermiş olarak yaratması gibi.
Bizler de ülkede bir ermiş gelsin ülkeyi kurtarsın diye bekliyoruz.
Oysa bu sosyoloji ve Yaşar Kemal’in esin kaynağı olan köy ortamında fakirlik diz boyu, insanlar açlık sınırında yaşıyor, sıtma ve her türlü hastalık insanların üzerinde ölüm olarak dolanıyor.
İnsanların ekecek, biçecek toprağı yok.
Köyde bir yer, bir gök var ve radyo yok, okuma yazma yok, iletişim yok.
İşte bu ortamın Anadolu’sunda çaresiz kalanlar ve Taşbaş’tan ermiş yaratmış olması gayet doğal.
Bu gün ise insanların Taşbaş’a ihtiyacı yok, aslında herkesin bireysel olarak bir Taşbaş olması gerekirken, Taşbaş’ın yerini alanlar türedi ve çoğaldı
Bunlar kerameti kendinden menkul tarikatlar ve onun öncüsü kabul edilen meczuplardır.
Hala bu gün, bu kadar bilgiye ulaşmanın kolay olduğu bir ortamda insanın bu kadar küçülmesi ve alçalması, hala insanın insandan tanrı düzeyinde beklenti içine girmesi utanılacak bir durum değil midir?
Bundan dolayı ”Tarikat ehliyim, tanrıya yakımın” diyen meczup ve akıl hastalarına tapan, elini, ayağını öpen ve onu tanrının yer yüzündeki eli, kolu, ayağı gibi algılayan bir canlıyı, sadece ayakları üzerinde yürüyen canlılar olarak görmek uç bir fikir olmasa gerek.
Onun canlı olmasının ötesinde dünya üzerinde tarif edilen hiç bir canlı kategorisine sokmak, tarif etmek de mümkün değil.
İşte bu gün, ülkemizin ve İslam ülkelerinin en büyük sorunu budur.
Bu durum ekonomiden de diğer olaylardan da önemlidir.
Toplumun büyük bir bölünü maalesef sadece canlıdır ve bu tür tarikat ehliyim diyen meczupların emri altındadır ve etkisi altındadır.
Bundan dolayı bu tür canlıların olduğu bir ülkede, bu tür canlılardan demokrasi, insan hakları, özgürlük ve bir çok evrensel insani değerlere sahip çıkmasını beklemek ütopik bir durum değil midir?
Gene Sokrates’in(M.Ö..470-…) demokrasiye olan güvensizliğinin bu gün için hala geçerli olması da tartışılacak bir durum değil midir?
Sokrates iki bin beş yüz yıl önce ne diyordu?
”Kimin hangi konuda bilgili olup olmadığını bilmeden, sadece çoğunluk oldukları için kararlarını doğru bulmak adil ve doğru olabilir mi?
Hem sen de kabul ettin ki, bir toplumda cahillerin sayısı bilgelerden hep daha çok olur.
Bundan dolayı demokrasi de %51′ in tamam dediğine benim inanmamı beklemeyin” diyerek demokrasiye inançsızlığını belirtmiştir.
Bu gün için bu fikri savunanların azımsanamayacak bir sayıda olduğunu da biliyoruz.
Bunun en canlı örneğini bir ilçe kongresinde yaşamıştım.(ilçe ismi ve adayların ismini yazmıyorum çünkü yeni bir tartışma alanı yaratmak istemiyorum. Kongrenin olduğu tarihte bu konuyu isimlerle yazmıştım.)
Adayımız doktordu ve kendine göre de belli siyasi tecrübelerden gelen birikimli bir insandı.
Karşısında ise hiç bir eğitimi olmayan, belli bir mesleği olamayan bir arkadaşımız aday oldu.
Doktor olan arkadaşın dincilik, mezhepçilik ve de ilkel duygulara esir olan birisi de olmadığı için bu tür duygular üzerinden de siyaset yapmayı doğru bulmadı.
Karşısındaki eğitimsiz olan kişi ise hem mezhepçiliği, hem de belli bir eğitimi olmayan parti üyelerini kendine benzeyen belli bir kitleyi yanına çekti ve kongreyi kazandı.
Bu durum tam da Sokrates’in iki bin beş yüz yıl önce söylediği durumun aynısı.
Bu gün hepimiz demokrasi diye yanıp tutuşuyoruz.
Neden?
Daha iyisini bulmadığımız için, bu gün en iyisi bu olduğu için.
İnsanlık iyi diye kabul ettiği ama bu iyinin de bir çok hastalık ve yanlışlıklar taşıdığını bilerek iki bin beş yüz yıldır daha iyisini bulamamış olarak aynı hastalıkları olan yönetim biçimime sarılmaya devam ediyor.