Eylül 13, 2021

Külhanda yakılan kitaplar.

ile mehmet yüceer

12 eylül geçerde yazı yazmadan olur mu?

12 eylül 1980 ‘de İDMMA (İstanbul Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi) dördüncü sınıf öğrencisiyim.

Bu günün Yıldız Teknik Üniversitesi.

Bizim neslin çokça ve sıkça anlattığı bir çelişki benim içinde geçerliydi.

Babam esnaftı ve koyu AP, Demirel hayranıydı, ben ise militan olmayan, aktif olmayan, öne çıkmayan İGD sempatizanıydım.

Sağcı-İslamcı, solcu öğrenciler hiç bir ortamda bir araya gelmemesine rağmen ben Beşiktaş-Fatih (28) otobüsünde onlarla birlikte Fatih’e kadar beraber giderdim.

Yani o günde farklı fikirlere yüreğimde kin, nefret ve düşmanlık beslemedim.

Babamla çok sert siyasi tartışmalarım olurdu, bazen evi bile terk ederdim, ortam yumuşayana kadar bir kaç gün ablamda kalırdım.

Babamı ikna etmek için tam yirmi beş yıl uğraştım.

Nihayet 1995 yılında nefret ettiği Ecevit’e oy verdiğini söyledi.

Babamın DSP’ ye oy vermesi benim etkimin yanı sıra Ecevit’in mütedeyyin, dindar kesimlere vermiş olduğu yeni sol anlayışının da rolü olduğuna inanıyorum.(Yazı konusu)

O seçimde kendisi bana şunu söylemişti.

”Oğlum sen haklıymışsın, ben oyumu DSP’ ye verdim”

Bunu duyduğumda çok mutlu olmuştum.

Tam yirmi beş yıl uğraşmıştım ve başarmıştım ondan dolayı mutluydum.

Bizim arkadaşlarımızın bazıları hapse girdi, işkence gördü, ölenler öldürülenler oldu.

Ben ise bunların hiç birini yaşamadım fakat bu yaşananları herkes gibi ben de yüreğimde acı olarak hissettim.

12 eylülün olduğu gün Fatih Karagümrük’te oturuyoruz, babam sağcı AP’ li.

Evde bir panik, öğrencisi olan bütün evler basılıyor ve yasaklı yayın! olanlar, solcular evlerden alınıyordu.

Babam o gün ders çalıştığım odama geldi ve evde bulunan ders kitapları hariç okuduğum, sakladığım bütün kitapları, dergileri bir çuvala doldurdu ve Karagümrük’te işletmesini yaptığımız hamamın külhanında yakması için abime teslim etti.

Hiç bir şey yapamamıştım, on dört yaşından yirmi bir yaşıma kadar yazdığım, günlüklerim, çok sayıda defterlerim, notlarım vardı.

O günlerde sohbet ettiğim, derdimi, sıkıntımı anlattığım tek sığınağım olan defterlerim, anılarım hamamın külhanında yanmıştı.(Karagümrük-Atikali Aysu hamamı)

Çok üzülmüştüm ama babamın korkusunu ve telaşını da anlamıştım.

Mühendislik okuyan ve dördüncü sınıfta olan oğlunun evden alınmasını, tutuklamasını istemiyordu o da haklıydı.

Elbette çok acılar çekildi, daha sonra okula gelmeyen, kaybolan ve içeri girip çıkan, tekrar okula başlayan arkadaşlarımız oldu.

Benim gibi olan, bir fikri olan ve sempatizan düzeyinde kalan, eylemelerin içinde olmayan öğrenciler okullarına devam etti, kimi okulu bitirdi, kimi bıraktı.

Evet o günlerin sisli, puslu, acıklı günlerini hepimiz bir şekilde kıyısından, köşesinden yaşadık.

Bugün yazıyorsam, yazmaya hevesliysem, yazmaya çalışıyorsam, sekiz yüz makale ve de üç tane kitap yazdıysam (Patron Çocuğu yayınlandı) bunun sebebi yedi yılda tuttuğum ve hamam külhanında yakılan günlüklerimdir.

Bu ülkenin düşmanları 1980′ de de, Mustafa Suphi ve arkadaşlarını öldürürkende, Nazım’a bu ülkeyi dar ettiklerinde de sürekli ”Yurtsever” göründüler.

Hapse atılanlar, asılanlar ve de işkence görenler de vatan haini gösterildi.

Bu anlayış bir asır geçmesine rağmen hiç ama hiç değişmedi.

Bugünle 1980 arasında ne fark var ki?

Aynı kafa, aynı mantık daha da kararmış gözlerle bilime, aydına, kitaba, fikre, felsefeye, çağdaş değerlere düşmanlığa devam etmiyor mu?