Mutluluk.
Herkes para peşinde hatta büyük para peşinde.
Yaş Kemale erince yaşadıkların tek tek belleğinde sıraya diziliyor ve ” Anlat beni, beni de anlat” diyor. Sene 2000 yılı Tarabaya da Hristo’nun yerindeyiz.
Masada dört kişiyiz içimizden birisi çok ama çok zengin bir adam.
Sohbet muhabbet devam ederken ve de gece geç saatlere gelirken çok ama çok zengin adam sürekli anlattı.
Parası da çok olunca masada bulunan üç kişinin onu emir konuta zinciri içinde dinleyeceğini sandı.
Çünkü kapısında özel arabası şoförü hazır nazır bekliyor.
Restaurantı istediği saate kadar açık tutabilme gücü var.
Anlattı anlattı ve dinlemenin de bir sınırı var.
Antarktika’daki buzullar hariç her yere gitmiş, her zevke ulaşmış falan filan.
Artık bu muhabbet devam ederken sohbetin tek taraflı gitmesinin yarattığı tatsızlık içinde dedim ki ” ……bey anlattıklarınız çok güzel fakat mutluluğu yakalayabildiniz mi ”
Sanıyorum soru hiç çalışmadığı bir yerden gelmiş olmalı ki bir an düşündü yutkundu ve ağlamaklı gözlerle sadece bana baktı.
O bakışlar hala gözümün önünde ” Yaktın beni lan…” der gibiydi ama diyemedi.
Sonuçta soru çok zordu ve hiç bir cevap veremedi.
Kendisiyle ölene kadar dostluğumuz oldu.
Sürekli görüştük, konuştuk.
Bir kaç yıl önce öldüğünde de çok ama çok zengindi mutsuzluklar içinde kıvranarak öldü gitti.
Mezarına bir dolar bile koyamadılar.
O beyefendiden kalan bir anıyla bitireyim.
Peru’ya gittiği bir seyahatinde hava alanında valizlerini taşıyan işçi ”Nerelisin ” diye sorar.
Beyefendide ”Türkiyeliyim ”cevabı verir.
İşçi yüksek sesle ” Mustafa Kemal Atatürk” diye haykırır.
Bizim beyefendi Atatürk hayranıydı ve o yıllarda aylık yirmi dolar kazanabilen o işçiye Atatürk dedi diye elli dolar bahşiş verir.
Beyefendiyle olan yıllara dayan sohbetlerimden işte o Perulu işçinin ne kadar çok mutlu olduğu aklımda kaldı.