Yaşamak, daha güzel günler için yaşamak…
Herkes hayatının sonuna kadar bir kez yaşamış mıdır bilmiyorum?
Ben yaşadım.
”Hayatım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti” derler.
Ben bunu bir kaç kez yaşadım.
İlk yaşadığımda yedi yaşındaydım, köyümde arı kovanının olduğu odaya girdim ve peteğin arkasındaki çulu çektim, bir anda arılar etrafımı sardı ve birkaç saat içinde gözlerimin kapandığını ve öldüğümü hatırlıyorum.
Evet ölmüştüm, çünkü doktorun olmadığı ve de bilimselliğin yerine Arapça dua bilen bir kaç yaşlı amcanın dualarıyla tedavinin olduğu dönemler.
Bir kaç gün öldü, ölecek diye beklerken tekrar dirilmiştim ve kendime gelmiştim.
Bundan bir kaç yıl sonra köyün içindeki yüksek kayanın üstünden on metrelik çukura düşmüştüm ve ondan sonrada birkaç gün sonra kendime gelmiştim.
İşte hep bu anlar da ”Öldüm” duygu ve kısa uzun yaşamın bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmesini hatırlarım.
Bunula da bitmedi, köydeki yanlış ve bilimden uzak kaldığım ortamdan kurtulduktan sonra orta kulakta oluşan iltihap sonucunda on yedi yaşında ameliyat olmam ve uyandığımda sol kulağımın sarılı olması.
Gene ölüm korkusu, gittim gelir miyim travmaları.
1975 yılımda o zaman doçent doktor Sungur Erol’un ameliyatıyla tekrar yeni bir hayata başlamak.
Yıllar, yıllar ve hayatın getirdiği ağır yükler, siyasetin sıcak mutfağının getirdiği ağır travmalar, gel gitler, haksızlığa uğramanın getirdiği isyanlar.
Düzeni değiştirmek için kurulan hayaller, bir yerlere gitmeyen ütopyalar ve sonuçta kalbe giden damarların tıkanması.
Kalp kriz geçirmek.
İşte bu sahnede de bir film şeridi gibi… konusu çok net yaşanıveriyor, çünkü yaş kırk altı ve her şeyin farkında olduğun geniş bir tecrübe.
Mühendis olarak yaptığım bir müşteri ziyaretinde, görüşmeden çıktım ve kapıya adım attığım anda gözümün karardığını, terlediğimi ve de vücudumun çeşitli yerlerinde anlamsız uyuşmalarla, göğsümde, kolumda kaldıramayacağım bir yükle kendimi hatırlıyorum.
Bu durumu kapıda bekleyen ve beni yolcu eden müşterime belli etmemek için arabamın yanına yaklaşık yirmi metre yürümem ve daha sonra kalp krizi olduğunda ne yapılması gerektiğiyle ilgili bilgileri uygulama.
Arabaya elimi dayadım ve kalbimin durmaması için ciğerlerim yırtılırcasına zorlayarak öksürmeler.
Bu sırada birazcık bilincin açılması, gözlerin görüyor olmasıyla arabama bindiğimi hatırlıyorum.
Kontağı çalıştırdım, arabamın yönünü en yakın olan bir özel hastaneye çevirdiğimi hatırlıyorum.
Bu sırada pantolonumun ıslandığını, saçlarımın kovayla su dökülmüş gibi ıslandığını, gömleğinin mayıs sıcağında vücuduma yapıştığını hatırlıyorum.
Bilincimin açık olmasıyla, gözlerimin yolları seçtiğini hatırlıyorum.
Bu şekilde yaklaşık dört kilometre araba kullandım ve hastanenin aciline ulaşıverdim.
Arabanın kapısını açtım ve çıkmak istedim fakat çıkamadım, kapıdaki görevliye seslendim ”Ben kalp krizi geçiriyor olabilirim ona göre gereğini yapın” dedim ve sedyede kendimi buldum.
Bu anlatımın her anını gözlerinin önünden film şeridi gibi geçiyor olayını defalarca yaşadım.
Sonuçta apar, topar anjiyolar ve bir sürü tetkik, dört damar tıkanması ve açık kalp ameliyatına giriş.
Tekerlekli sandalyede paniğini önlemek için yatıştırıcı iğnenin etkisiyle baygın gözlerle hastane koridorlarında sağlam insanların içinden geçerken, onların ”zavallı” diye bakışlarını hissetmek ve ölüme giden birisine bakışların yarattığı psikolojiyi hissederek ameliyata gitmek.
Nihayet buz gibi soğuk ameliyathaneye giriş, dört saat süren açık kalp ameliyatı.
Kalbinizin göğsünüzden çıkartılıp makineye bağlanması ve kalpsiz bir şekilde dört saat yaşamak.
İşte bunların hiç birisini hatırlamak mümkün değil o dört saatte rüya falan da görmediğin için uyandığında seni seven, kollayan eşinizin yanınızda olması.
O anda yoğun bakımda gözlerin açılması ve de belli belirsiz insan yüzleri.
Onları tanımak için gayretler her göz kapağınız açtığınızda bir kez daha kapanması.
Bıkmadan, usanmadan hayata sarılma isteği ve ısrarla göz kapaklarını açma isteği.
Nihayet uzun çabalar sonucunda göz kapaklarının yaşama isteğinin direncine yenik düşmesi ve yoğun bakımdaki hasta bakıcıların yüzlerini seçmek.
Yoğun bakım kapısında bekleyen eşinizin sizi beklemesi.
Bu süreçte bir kaç bitmeyen uzun geceleri yoğun bakımda geçirmek ve sonunda yoğun bakımda geceleri bağıran ”ölmek istemiyorum” dercesine çıkan iniltiler ve de ölümler.
Bunları yaşarken yoğun bakım hemşerilerinin bakışlarını yakalamak için gayretler, ”Ölüm sırası sende mi?” bakışlarını görmek ve de tekrar ”Ben yaşamak istiyorum” duygularını daha güzel günler görmek istiyorum, torunlarımı, doğumlarını görmek istiyorum düşünceleri.
Ölümle yaşam arasında gitgeller ve nihayet yaşamın galip gelmesi.
İlk gözümü açtığımda yeni çıkan kiraz mevsimini hatırladığımı ve eşime ,yoğun bakımda bulunan herkese yetecek kiraz alıp yedirmesini istemem.
Çünkü kiraz baharın yaz ve yeni hayata dönüşünün ilk meyveleri olarak aklıma gelmesi, tıpkı bir kiraz gibi yeniden hayata tutunmak ve de yoğun bakımdan çıkış.
Bir kaç gün daha ağrılar, gitgeller ve de sorgulamalar.
Neden ben, niye ben sorgulamaları.
Açık kalp ameliyatı olunca adın çıkıyor ”kalp hastasına” siz artık yarımsınız, üretemezsiniz, bir şey yapamazsınız algısı.
Oysa hiçbir şey olmamış gibi, kötü bakışlara teslim olmadan mesleğime devam etmem, yeni seçildiğim belediye meclisine üç ay sonra geri dönmem ve on yıl belediye meclisinde partinin grup sözcülüğünü yapmam ve de imar komisyonu üyeliğimi yapmaya devam etmem.
Özellikle o dönem yeni ortaklık kurduğumuz ve de işin hemen başında olmamıza rağmen, benden vazgeçmeyen değerli iş ortaklarım Ziya Güven ve Zafer Yakın’a hala minnet borcum olduğunu düşünüyorum.
Çünkü onların desteği olmasa belki hayatıma devam ederdim ama işin ekonomik yanı topal kalırdı diye düşünüyorum.
İşte hayat tam bu olaydan on yedi yıl geçti o yoğun bakım günleri ve sıkıntılar hiç gözümün önünden gitmedi.
Ama hayata sıkı sıkıya sarıldım, ondan sonra yazdım, yazdım, yazdım dört yüze yakın makale, basılı bir kitap, basılmamış basıma hazır üç kitap yazdım.
Mesleğimi yapmaya devam ettim ve bir gün olsun hastalıklarımı aklıma getirmedim.
Sadece kalp doktorum ve değerli bilim insanları ilk doktorum sayın Prf.Berrin Umman ve şimdiki doktorum Prf.Sabahattin Umman’ı dinleyerek on yedi yılı sağlıklı bir şekilde geçirdim.
Yaşadığım bu hastalıklar hayatta üretmeme yazmama ve de sosyal ilişkilerime, siyasal yaşamıma hiç bir engel çıkarmadı.
Giriştiğim her hamlede ”Ben kalp hastasıyım” düşüncesini hiç ama hiç aklıma getirmedim.
En azından ben buna fırsat vermedim.
Çünkü hayatın her anında hastalığınız sizi yok etmeye çalışıyor, ben bunu iyi biliyorum.
Böyle düşünmemde ve de çok sıkı takip ettiğim eserlerini okuduğum meşhur fizikçi ve bu yüz yılın dehası Stephan Hawking’ te bana esin kaynağı olmuştur.
Daha 21 yaşındayken ALS (Amyontrofik lateral skleroz) teşhisi konulmasına rağmen beyninden başka hiç bir organını doğru düzgün kullanamamasına rağmen, bir çok bilimsel yeniliğe imza atmış ve bu yüz yılın en üretken bilim adamı olarak insanlığın hafızasında yerini almıştır.
Zamanın kısa tarihi, büyük patlamalardan kara deliğe ve bir çok eseri üretebilmiştir.
Yani beyniniz çalıştığı sürece yaşamaya sıkı sıkıya sarılmaktan başka yapacak bir şeyiniz de yok.
İşte bu durumdan dolayı hayata sarılmanızda hastalık engel çıkarıyorsa, hayatın güzel ilişkileri ve gelecek sevdanız ve güzel günler görme isteğiniz, üretmeniz yaşamak için yeterli oluyor.
Ben açık kalp ameliyatımda torunlarımı göreceğim dediğimden aradan on yıl geçti torunlarımı gördüm onlarla deniz kenarında kumdan kaleler yaptım, onlarla uzun zamanlar geçirdim.
İlk defa onların denize alışmasına, girmesine vesile oldum, yüzdüklerini gördüm.
İlk defa torunuma Altınoluk’ta deniz kenarında ”Agu” dedirtmenin mutluluğunu yaşadım.
Bunları yaşadık, geldik 63 yaşına ve PANDEMİ denilen ve insanları birbirinden koparan, sohbeti çok gören, torunlara ve çocuklarına sarılmayı yasaklayan, dostlarla kurulan sohbet dolu rakı sofralarından uzak kalmalar,(Alkol sağlığa zararlıdır aman dikkat!) kısaca hayatın en güzel işlerinden uzak kalmalar.
Sonrası içe kapanma ve içinde sorgulamalar ne yapalım duygusu içinde yeni kitap yazma denemeleri, yeni okumalar yapılması.
Kısacası zamanın bu kadar bol olduğu ve kullan, kullan bitmeyen bir dolu günler.
Bu ortamda hemen bir film şeridi gibi… Duygularını yaşamak.
Neden, nasıl olduğunu bilmeden ortaya çıkan Vertigo krizi gene bütün vücudunuza kaynar sular dökülmesi ve dünyanın dönüş hızındaki saniyedeki 43 km’lik hızı farketmek, hissetmek.
Bir süre sonra acil ambülansın gelişi, kalp elektrosunun çekilmesi aman kalpte bir sorun yok mesajıyla rahatlamalar.
Gecenin on ikisinde acil ambülansıyla hastane yoluna gitmek, karda giderken ambülansın yolda kayması gitmekte zorlanması bir macera ve nihayet hastanenin aciline varış, kollarda kan yolunu açmalar ve beyin kanaması olabilir mi diye MR denen dünyanın en önemli işkence aletine girmek.
Bu yaşıma kadar işkence nedir bilmem, yaşamdım ama okuduklarımdan bildiğim kadarıyla MR tam bir işkence aleti.
Beş dakika süren gürültüler, patırtılar, abuk, sabuk korku filmi sahnelerinden duyduğum sesler.
Benim sıkıca kapanmış gözlerim ve nihayet işkence bitiyor.
Dört saat sonucunda kalp iyi, beyin sağlam, Vertigo teşhisiyle ve yazılan ilaç reçetesiyle sabahın köründe her zaman, kırk bir yıldır yanımda olan, eşim kolumda, karda kaymadan hemen yakın olan evimize sabahın dördünde yürüyerek gitmeler.
Evim, güzel evim, mutlu olduğum evime kavuşmak.
Kafa fır fır dönüyor, keçeleşmiş kafatası ve psikolojide büyük bir rahatlık ve huzur içinde tekrar yeniden yaşam yoluna girmek ve yürümek, yürümek .
Nereye kadar?
Tıpkı depremin olacağını bilmek ama ne zaman? Hangi saatte öleceğini bilememek gibi bir durum.
Bundan dolayı yaşamak isteyen, yaşamın şartlarını kavrar ve hayatı sever, üretirse yaşar, üreten genç yaşta ölen bir çok şair yazar bilim adamı hala yaşamıyor mu?
Üretmeden yaşayıp seksen, doksan, yüz yaşına kadar yaşasan ne olur yaşamasan ne olur.
Sevgili hocam kardiyolog Prf dr.Sabahattin Umman’a ”İşten, güçten, hayat meşakkatinden yürümeye fırsat bulamıyorum” dediğimde, ”Siz emek vermeden yaşamak istiyorsunuz, yürümezseniz yaşayamazsınız” demişti.
O sözden sonra onun dediği gibi yürümeye başladım ve organlarımın isteklerini bilimin öngördüğü doğrultuda becerdiğim kadar gönlünü yapmaya çalıştım.
Öldü, bitti, kalp hastası denilen 46 yaşımdan, bugün 63 yaşımı buluverdim.
Daha ne kadar yaşayacağımı elbette bilmem mümkün değil ama bu yaşıma kadar göremediğim güzel günleri görmek istiyorum.
Herkesin mutlu olduğu, fakirliğin, yokluğun, yoksulluğun olmadığı, adaletli, hakça bölüşümün olduğu ve de insanlar arasındaki her türlü ayrımı yaratan inancın, itikatın ve de ideolijelerin olmadığı bir dünya özlemiyle yaşamak, yaşamak az yaşayıp çok şey görmek istiyorum.
Çok şey mi istiyorum?
Evet çok şey istiyorum, istemek benden vermeyenler ve insanlığın bu hedeflerinin önüne engel olarak çıkan herkesin bir bir yok olduğu güzel günleri görmek istiyorum.
Yaşamak, yaşamak ve sadece torunlarımın değil, bütün çocukların mutlu olduğu bir dünyada buluşmak,yaşamak dileğiyle.
Bu yaşam benim yaşamında olabilir, içinizden birisinin de yaşamı olabilir.