Temmuz 21, 2025

Yeşil Karadeniz…Gezi’ye çıkış.

ile mehmet yüceer

13 temmuz akşamı saat yedide İncirli’de Tatil burada adlı tur firmasının düzenlediği Yeşil Karadeniz turu için otobüse bindim.

İncirli de Tur rehberi Leyla hanım karşıladı.

Merhabadan sonar otobüse bindik ve yola çıktık.

Tur Otobüsü İstanbul’un çeşitli semtlerinden tura katılan yurttaşları toplaya toplaya İstanbul dışına çıkıverdi.

Sonuçta tır otobüsü sadece İstanbul’dan değil İzmit ve Ankara’dan katılan yurttaşları da alarak sabahın aydınlığına kavuştuğumuzda Sungurlu tesislerine ulaştık.

Sungurlu’ya gidene kadar Leyla Baş hanımın anayasasını öğrendik.

Tuvalet ihtiyacına ” Çiçek toplama” denileceğini anlattı.

Ben çiçek toplama hikayesini yıllar önce Adile Naşit’ten dinlemiştim.

Adile Naşit tiyatro gruplarıyla Anadolu’ya turneye gittiklerinde bütün ekip bir minibüse veya otobüse doluştuğunda bu tür ihtiyaç hasıl olduğunda ” Şoför bey biz çiçek toplamak istiyoruz” derlermiş.

Çünkü bir arada olmanın getirdiği terbiye ve mahcubiyetle benim çişim geldi demenin çok kaba olacağını düşünerek çiçek toplama deyimini turnelerin diline sokuvermişler.

İşte rehber Leyla Baş çiçek toplamak deyimini otobüste 42 kişinin beynine sokuverdi.

Bir de çiçek sulamak deyimi vardır ki onu da hayatımıza sokan rahmetli Kamer Genç olmuştur.

Ben de çiçek sulamanın ne olduğunu kısaca değineyim.

Malum Kamer Genç sert muhalefet yapan ve sürekli kral çıplak demeyi görev bilen bir mebus.

İşte onu takip edenler Ankara da bir evde hovardalık yaptığı haberini basına sızdırır.

Kamer Genç evden çıkarken basın mensupları mikrofon uzatır.

İmalı sorular karşısında Kamer Genç ”Evime çiçek sulamaya geldim” der ve basının istediği haber bombardımanını çiçek sulama deyimiyle kapatmış olur.

Sungurlu’dan sonar Çorum üzerinden Amasya’ya ulaşıverdik.

Malum Amasya deyince Ferhat ile Şirin ve su kanalları akla gelir.

Bir de elma.

Elbette turizm rehberlerine geziye katılanlara ilginç gelecek mitolojik hikayeler anlatma görevi verilir.

İşte burada da Ferhat Şirin aşkına bağlayarak kanalların hikayesini bize anlatıverdi.

Oysa kanallar Roma döneminde yapılmıştır halk o taşların elle kesilmesine çok fazla aklı ermediği için işi hikayelere bağlamıştır.

Kanalın içinde yürüdüğünüz zaman murç ve çekiç izlerini görmek mümkün.

Aşkı yüceltmek, insanlığın avcı toplayıcılıktan tarım ve yerleşik düzene geçtiği andan itibaren yüzlerce mitolojik aşk hikayesi dinleriz.

İşte belki de hiç yaşamamış olan Ferhat ve Şirin adı üzerinden insanımızın aşkıyla hikayeler sürekli Anadolu’nun kadim uygarlıklarından çıkıvermiştir.

Amasya yeşil ırmak boyunca gezintiler yaptık ve tur rehberimiz Leyla Baş’ın önerdiği bir lokantada öğle yemeği yedik.

Ben uzun yıllardır sular altında kalan Artvin Yusufeli’yle Amasya’yı topoğrafya olarak çok benzetirim.

Yusufeli şu anda sular altında.

1983 yılında ilk defa Yusufeli’ne gitmiştim.

Aklımda kalan Yusufeli dağların ayna gibi yansıttığı haziran sıcağı ve de Akdeniz iklimi oluşumuyla vadide Akdeniz meyvelerinin yetişmesi.

Yusufeli’nin iki ucuna birer nöbetçi koyduğunuzda çok güzel açık hapishane olur demiştim.

İşte Amasya da ona benziyor, sadece Amasya da dağların daha yatık ve çok fazla dik değil.

Yusufeli’nde ise nerdeyse doksan dereceye varan diklikte çıplak kayalar içine hapishane görüntüsü verir.

Amasya’dan çıktık ve Ordu Aybastı Perşembe yaylasına vardık.

Perşembe yaylasına varana dek Leyla Baş rehberlik süresinin on üç yıla girdiğinden söz etti.

Tur boyunca hemen hemen önümüze çıkan her bölge, eser, cami, kilise ve mitolojik hikayeler ve de türkülerin arka planın bize anlatıverdi.

Şunu söylemek isterim tur rehberi olarak dersine çok iyi çalışmış ve tur rotalarında olan her konuda bilgi sahibi olmuş bilgili bir kadın.

Birazda yüreği soldan atan, çevreye duyarlı bir yurttaş olarak bize rehberlik etmesinden memnun kaldığımı söylemek isterim.

Sadece konuşma boyunca ses tonunun tek düze olmasına çözüm bulması gerekiyor.

Hele otobüste gidenlerin uyumak gibi bir sorunla karşı karşıya olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekir.

Konuşmaların bazı yerlerinde ses tonunu zaman zaman yükseltirse uykuya da çözüm olacaktır.

Dinleyenlerin oranını da yükseltecektir.

Molalarda leyla Baş anayasasına aykırı bazı küçük olaylarda oluverdi.

Üç dakika beş dakikalık gecikmelerde Leyla Baş kuralları devreye giriyor.

”Gecikme olduğunda ben on dakika beklemem zamanım geldiğinde tekerimi döndürürüm ve de geciken arkadan taksiyle gelir” yaklaşımı ve tonlaması bana biraz sert bir yaklaşım gibi geldi.

Elbette bu yaklaşımı da anlamak mümkün.

Tura katılan insanlara baktığımızda genelde orta gelir grubu ve alt gelir grubundan insanlar.

Derin sosyal tahlil yapmakta mümkün ama bilimsel olmayabilir.

Bir çoğu da ilk defa tura katılıyor.

Yaşam şartlarında yeteri kadar acı ve sıkıntı çeken insanlar tura geldiğinde daha yumuşak ve gevşetici tavırlar görmek ister.

İşte bu sosyolojinin insanlarına baktığımızda normal yaşamlarında bir STK’ da, dernekte, partide hayatın sosyalleşme yanında pek bulunmayan insanlar.

Elbette sosyologların ve antropologların alanına girip ukalalık etmek istemem.

İşte o otobüsteki insanımız evinde ve yaşamında, sosyalleşme alanlarında olamadığından dolayı otobüs içinde kendi yaşam koşullarında olan insanlarla çok sıcak ilişkiler kurdular.

Bundan dolayı da bazıları ayrılırken ağlayarak ayrılıverdi.

Bunu yaparken hayatın ve siyasal islamın dayattığı mahalle baskısından kurtulup çok rahat dans edip, özgür kahkahalar attıklarını da gördük.

Benim en çok mutlu olduğum gözlemim bu oldu.

Yaşam biçimine ve giyim kuşamına baktığında muhafazakar, dindar belki de siyasal islamın kıskacına girmiş insan modelimizin o görüntü altında çok özgür bir ruh taşıdığı ve seküler yaşamın bütün olanaklarını o dayatamaya rağmen yaşadığını gördüm.

Yani özgür ruh ve özgürlük aşkını kılık kıyafetle, baskıyla ve de siyasal islamın çağ dışı dayatmaların hala öldüremediğini gördüm.

Elbette 42 kişilik insan grubundan içinden bu tür iddialı gözlemler yapmak doğru olmayabilir.

Bu görüntünün ben toplumun genelinde yaygın olduğunu ve yaşam biçimi, kılık kıyafeti ne olursa olsun bizim insanımızın özgürlükten yaşamın ona vermiş olduğu zevk sefadan vazgeçmediğini gösteriyor.

Bundan dolayı Türkiye toplumunun ortaçağın karanlık dehlizlerine geri döneceğine hiç inanmadım.

Otobüsteki Türkiye büyük parçasının küçücük bir kesiti de bana böyle bir gözlem yapamama fırsat verdi.

Elbette tur boyunca bölgeye yapılan yeraltı tünelleri, yapılaşmadaki aksaklık ve eksiklikleri yazsam beş yüz sayfalık bir kitap konusu.

Ben bu turda yaptığım ilginç gözlemleri ve ” Şeytan ayrıntıda gizlidir” yaklaşımındaki ayrıntıları yazmayı daha uygun bulacağım.

Perşembe yaylasından Aybastı ve Fatsa’ya kadar fındık bahçeleri gördük .

Bu bahçelerin içinde üç kişi bazen iki kişi mezarlar vardı.

O mezarları yapmalarının nedeni olarak (Leyla Baş yorumu) mülk sahipleri sevdiklerini mülklerine gömerek kendilerinden sonra gelecek çocukların ölülerin hatırasına binaen bahçeleri satmasın diyeymiş.

Bu yorum bana da mantıklı geldi.

Bu durum hemen Karadeniz bölgesindeki bütün çay fındık bahçelerinde mevcut.

Perşembe yaylası planlaması, saçma sapan yapılan yanlış mimariler ayrı bir yazı konusu.

Yayladan Fatsa’ya inan kadar dağların yamaçlarına tek tek bazen beş altıya çıkan yalnız ve garip diyebileceğimiz evler gördük.

Evlerin oralara yapılmasının nedeni elbette sosyoloji ve de ekonomi.

İnsanı oraya yalnızlığa mahkum eden olay fındık ve çay bahçeleri.

Yoksa ekonomi ve karnını doyuracak bir gelir olmasa dağın başına, sert yamaçlara tek başına bir evde yaşamak mümkün değil.

Çünkü insan sosyal bir yaratık hayvanlar gibi.

Bu durum bütün Karadeniz bölgesinde böyle.

Karadeniz’in derin vadilerinin üzerinde kot farkından faydalanarak zipline yapılmış.

Leyla Baş yorumu ” Kaz uçar da Laz uçamaz mı? ” diyerek bu yola girmişler…!

Gene bir bilgi; Karadeniz de nerede bir liman varsa hemen yakınında bir kale var, elbette sebebi ekonomi ipek yolu hareketliliği.

Araklı ismi araklamaktan geliyormuş. (Bilgi Leyla Baş.)

Artvin-Rize yöresi tulumdur ve tulum bir yaşına gelmiş keçi yavrusu (Çebiş de derler) derisinden yapılırmış.

Tulum kullanılmadığı zaman çatlamasın diye zeytin yağıyla yağlanırmış.(Rehber bilgi)

Rize Çayeli’nde Şölen çay fabrikasını gezdik.

Orada genç bir delikanlı çayla ilgili bilgiler verdi.

İçilecek çayın mayıs ayında ilk sürgünde toplanan çay olduğunu çünkü bu çayın üzerine kar düştüğü için daha lezzetli olduğunu anlattı.

Ayrıca çayı demlerken sıcak suyun üstüne çayı koymak gerektiğini eğer çayın üstüne sıcak su konulursa çayın haşlandığı ve aromasının kaçtığını söyledi.

Esas çayın ise soğuk suya çayın konulması ve altında kaynayan suyun bir saate yakın kalması sonucunda olacağını söyledi.

Bunu rahmetli Rahşan Ecevit ve Bülent Ecevit yapardı.

Rahşan hanım çayı sevmezdi ama Bülent bey çayı çok severdi ve onlar soğuk suya çayı koyarak çaylarını demlerlerdi.

Çamlıhemşin ilçesinin içinde daracık bir yoldan Uzungöl’e doğru yola çıktık.

Şu anda Çamlıhemşin’i bypass edecek bir tünel yapılıyor.

Karadeniz’in sert ve hırçın dağlarını geçmek için o kadar çok tünel yapılmış ki bir mühendis olarak bu uygulamaların doğru olduğuna inanıyorum.

Çünkü Karadeniz de yerin üstüne hiç ama hiç dokunmamak lazım.

Ayrıca yıllardır bu konuyu yazarım.

İstanbul, Ankara ve İzmir’in su sorunu var.

İstanbul da son yirmi yılda su toplama havzalarına verilen zararı anlatmaya ne kalem yeter ne de akıl.

Çünkü 1950 yılından bu yana köyden kente göçler iyi planlanamadığı için bu şehirler saçma sapan yapılaşmanın içinde kentli olamayan köylülerle doluverdi.

Kentte yaşamasına rağmen kentte köyünü yaşayan bir toplum modeli yaratıldı.

İşte bu kadar devasa plansız yerleşimlere ve nüfusa su lazım.

Nasıl ki petrol bölgelerinden kilometrelerce uzunlukta petrol boru hatları yapılmışsa bir süre sonra bu üç büyük kentin su ihtiyacını karşılamak için Anadolu’nun barajlarından ve Karadeniz’in derelerinin denize karıştığı yerlerden sular borularla bu büyük kentlerin mevcut barajlarına akıtılacaktır.

Bunu yapmak zorundalar.

Düşünün yirmi milyonluk bir İstanbul kentinin susuz kaldığını.

Sanırım tam bir facia olur.

Ben bu fikrimi yirmi yıldır yazıyorum ve savunuyorum.

Maalesef Melen çayı üzerine yapılan ve İstanbul’a su gönderecek olan Melen barajını bile dar siyasi tartışmaların kurbanı haline getirdiler.

Bahsettiğim projeyi ülkeyi yöneten bu dar görüşlü kafaların düşündüklerini bile sanmıyorum.

Yıllardır görürüm, konuşurum, yazarım benim en çok ilgimi çeken Karadeniz de boşa akan suların sahipsiz durumu.

Bu konuda aslında geniş bir kitap konusu.

Uzungöl’e vardık

Uzungöl’ü anlatmaya gerek yok.

Ben ırkçılığa ve dinciliğe karşıyım ama Arabın parası var diye Uzungöl’ün o güzel coğrafyasını Araba peşkeş çekilmesini doğru bulmuyorum.

Bu durumu basın medya yıllardır yazar herkeste biliyor ama çözüm siyasette.

Arap sevici siyasette onların daha çok gelmesi için elinden geleni arkasına koymuyor.

Kısaca Uzungöl hala yaşıyor ama doların yeşili doğanın yeşilini boğmak üzere.

Uzungöl’den sisli puslu havasında minibüslerle 1200 rakımlı bir yaylaya çıktık.

Yaylada sisten etrafı görmemiz mümkün olmadı.

Yol boyunca Şoförümüz ve aynı zamanda rehberliğimizi yapan yüreği soldan atan Laz Mustafa’yla tanıştık.

Yaylaya gidene kadar o anlattı biz dinledik, zaman zaman da onun anlatımlarına katkı olsun diye ben bir kaç kere söze girdim.

Daha sonra inince dünyaya soldan bakan iki kişi olarak sarıldık zaten fikri yoldaşlığının getirdiği sıcaklıkla telefonlarımızı aldık.

Mustafa diye yazdım soyadın diye sordum ” Sen Laz Mustafa yaz” dedi.

Laz Mustafa yaylaya çıkarken etrafı uçurum sürekli arkaya bakarak konuşuyor.

Nezaketli adam, arabada kullansa insanların yüzüne bakarak konuşmak gerekir diye düşünüyor.!

Minibüs içinde bir kişi bu durumdan tedirgin oldu ”Aman kaptan önüne bak” dedi.

Laz Mustafa ”Merak etmeyim arabanın kaskosu var” dedi.

Bu da Karadeniz insanının keskin zekasından çıkan bir espri olarak anılarımız arasında yerini alıverdi.

Çok yaşa Laz Mustafa.

Onun için yazının başında Laz Mustafa diye başladım.

Gerçekten bu coğrafya da çok güzel insanlar ve çok güzel yürekler yaşıyor.

Her ne kadar Leyla Baş ” Karadeniz’in havasına ve insanına çok güvenmeyin” dese de ben otobüs içinde insan kısmına katılamadığımı kendisine belirttim.

Arhavi, Borçka, Karagöl, Hopa gezilerinden sonra sosyalist sistemin kalıntılarıyla dolu Batum’a geçtik.

Sarp sınır kapısı sorunlar eksikliklerle ilgili gözlemlerim ayrı bir yazı konusu.

Batum’a giderken Leyla Baş gümrükten geçerken çok dikkatli olmamızla ilgili ikazlar ve önerilerde bulundu.

Bu anda aklıma ”Banker Bilo” filminde Şener Şen’in kamyon içinde Almanya’ya götürüyorum diye İstanbul kırsalına bıraktığı İlyas Salman ve arkadaşları aklıma geldi.

O sahneler efsanedir.

Batum’dan bahsetmek gerekirse tıpkı köpek başlığının bir milyon metreküp su içinde bir damla kan kokusunu aldığı gibi, emperyalizm Batum’dan kan kokusunu almış.

Sosyalist sistemden kalan Kolhoz çalışma alanlarının emekçilerine yapılan sosyal konutları ve planlı yapılaşmaları, yolları denizden uzak olan dağa yakın bölgelerde görüyoruz.

Bu bölge Çoruh nehrinin Türkiye topraklarından getirdiği erozyon topraklarının oluşturduğu platolar ve delta ovası şeklinde oluşmuştur.

Batum bu delta üzerinde kurulu.

Sosyalist dönemde burada oluşan bataklıkları kurutmak için sistem buralara okaliptüs ağaçları dikmiş.

Bu ağaçlar yoğun bir şekilde bölgenin her yerinde yaşamaya devam ediyor.

Demokratik sosyalizm savunucusu bir yurttaş olarak rejimden kalan okaliptüs ağaçlarına sevgiyle baktım dersem abartmış olmam.

Malumunuz sosyalist rejim herkesin çalışacağı bir işi verirken, su, elektrik, konut, eğitim, sağlık ücretsizdi.

Rejim insanca yaşamanın her türlü şartını sağlıyordu.

Bu konuda uzun yıllardır yazılır, çizilir tartışılır benim içinde bu konu ayrı bir yazı konusu.

Denize doğru gittikçe sosyalizmin bütün izleri silinmiş, emperyalizmin ve sömürünün şehirleşme modeline Batum da teslim olmuş görünüyor.

Vahşi kapitalizmin vahşi şehirleşme modeli içinde sosyalist rejimden kalan tek tük yapılara ve dini eserlere rastlıyoruz.

Onları da kurt sürüsü içinde kalmış masum bir kuzu gibi gördüm.

Bir süre sonra onlarda kurtlara yem olacaktır.

Ayrıca Batum’un mafyaya ve kumar baronlarına teslim edilmesi de ayrı bir dram.

Sonuçta AB fonlarıyla destek olmuş ve orta Asya’ya çıkış kapısında yeni bir destek ve çatışma alanı olarak burayı tutmanın yatırımlarını yaptıklarını görüyoruz.

Bu konu elbette çok farklı ve ağır bir konu.

Onu da başka bir yazıya bırakarak şehir turunda gözlemlerimden bahsedeyim.

Batum da Leyla hanımın söylemiyle ”Alış veriş caddesi” diye bir caddeden denize doğru yürürken üç esnaf kadın dükkanlarının önünde bir masa kurduklarını gördük.

Batum da güneş akşam batımına doğru giderken masa üzerinde üç şarap bardağı ve bardak içinde beyaz şaraplar karşılıklı keyif yapıyorlardı.

Hemen yanımda turdan iki genç güzel genç evli çift yürüyor.

Seküler yaşamın bütün izlerini gördüğüm için dedim ki ” Bu masanın İstanbul’un veya Anadolu’nun herhangi bir semtinin ana caddesi kaldırımında olduğunu düşünelim. Sanıyorum yobazın birisi ya masayı devirir ya da kadınlara rahatsızlık verecek cümleler kurabilir. ”

İşte Batum fakirliklerini henüz aşamamış olmasına rağmen özgürce her türlü yaşamı benimsemiş rahat insanlar.

Elbette o genç evli çiftle ve eşiyle bu durumun kısa bir sohbetini detaylandırdık.

Ne diyelim, Laik demokrasi yolunda1876 yılında birinci meşrutiyette başladığımız yolculuğumuzun mevcut siyasal islamcı rejime kurban edilmeden sağ salim çıkması en büyük mücadele alanımız olarak önümüzde durduğunu belirtmek isterim.

Leyla hanım otobüsün enlerini seçti.

En çok konuşan, en sessiz, en çok konuşan v.s…Beni de en çok okuyan ve en kısa boylu olarak seçtiler.

Kısa boylu olmak ve okumak konusunda Leyla hanımın mikrofonundan kısa bir konuşma yaptım.

Hayatım boyunca kısa boylu olmamın bana bir kompleks olarak yansımadığını bunun sebebinin de beynimin geliştirilmesi için çok okumak olduğun anlatmaya çalıştım.

Sadece bir sitemim oldu onu belirttim.

Belki otobüsteki ülkemin güzel insanları içinde alınanlar da olabilir ama 42 kişinin içinde tek kitap okuyanın şahsım olmasından dolayı üzüldüğümü belirttim.

Elbette internet üzerinden kitap okuyanlarda olabilir ama ne olursa olsun yedi günlük bir seyahatte herkes yanına bir kitap almalıdır düşüncemi de dile getirdim.

Sinop ceza evine ziyaret düşüncemizin ana nedeni Sabahattin Ali.

Leyla Baş onun yattığı koğuşun kapalı olduğunu söyledi.

Cezaevini dar bir süre içinde gezmeye çalıştık.

Oysa burası için en az iki üç saatlik bir zaman ayırmak gerekir diye düşünüyorum.

Elbette bu cezaevi korunaklı bir cezaevi olmasıyla ünlü.(Bilgi Leyla Baş.) Ceza evine giren bir mahkum içeri girerken kaçmayı kafasına koymuş olmalı ki içeri girerken bir kıl testereyi ayakkabısının altına saklıyor.

Ceza evinde bir suç işliyor ve özellikle işliyor denize yakın zindana atılma cezasına çarptırılıyor.

Zindana atılanlara bir parça ekmek ve su dışında başka bir gıda verilmiyor.

O sırada eğer zinadaki fareleri de doyuramazsan fareler bir süre sonra seni yemek zorunda kalabiliyor.

İşte böyle bir ortam içinde Engin Aladağ isimli mahkum kıl testereyi çıkarıyor ve o zaman denizle sıfır olan kalenin denize bakan parmaklıklarını keserek denize atlıyor.

hani Sabahattin Ali diyor ya….

” Dışarıda deli dalgalar

Gelip duvarları yalar ”

İşte o duvar kalenin denize bakan kale duvarı.

Şu anda denizin sıfır olduğu alandan yol geçiyor.

Karadeniz de bir çok şehirde denizi doldurduğumuz gibi Sinop’ta da doldurmuş yol yapmışız.

Engin Aladağ denize atlıyor ve yüzerek Ayancık’a ulaşıyor.

Aç ve perişan bir halde Ayancık’ta bir evin kapısını çalıyor.

Şans bu ya kapısını çaldığı kişi Sinop cezaevinde görevli bir kişi çıkıyor ve Engin Aladağ’ı yakalayıp tekrar cezaevine teslim ediyor.

Bu da onun şansı oluyor.

Cumhuriyetin onuncu yılında mahkumlara af çıkıyor, Engin Aladağ hapisten afla çıkıyor.

Sinop’la ilgili son bir Leyla Baş bilgisi.

Sinop Türkiye’nin en mutlu şehri ve şehirde trafik ışığı yok.

İşte burada bu güzel şehrin güzel insanları bunu da kendi öz benlikleriyle insan gibi çözebilmişler.

Darısı medeniyetten gittikçe uzaklaşan diğer illerimizin başına.

Evet bu turda Sinop’tan sonra geriye doğru hızlı dönüş başladı ve Kastamonu, Çankırı, Ankara, İzmit üzerinden Merter de son bulan yedi günlük ” Yeşil Karadeniz” turumuzu sonlandırdık.

Her neyse Leyla Baş’la ilgili görüşlerimi tur boyunca yüzüne söylediğim için burada tekrar yazmayı uygun görmedim.

Kendisine meslek yaşamında başarılar diliyorum.

Bir çok konuda söyledikleriyle otuzlu yaşlarımdaki kendimi Leyla Baş’ta gördüm.

Dünyaya aynı pencereden baktığımı bana hissettirdi.

Tekrar bir kere daha böyle bir tura katılmak gibi bir düşüncem olsa rehberin Leyla Baş olmasını isterim.

20 temmuz sabah yedide tur Merter de son buldu.

Elbette son sözü koltuk arkadaşım altı gün uyumak ve çiçek toplamak dışında sürekli beraber olduğum Mehmet Ali Kurt’tan söz etmeden olmaz.

Kendisi otobüsteki ”En” ler seçiminde en sessiz kişi olarak seçildi.

Aslında Mehmet Ali Kurt sessizliğinin sebebi beyefendiliğinden.

Altı gün boyunca her konuda sohbet ettik.

Her konuda bir fikri olan bir insan.

Muhafazakar demokrat bir kişiliğe sahip, bir kaç konu dışında her konuda hemfikir olduk.

Örneğin yaratılış ve Darwin konusunda aynı düşünmedik.

Bunun dışında konu olduğunda sakin kişiliğiyle konuşkan birisi.

Genel toplum içinde ise sessiz olmasını beyefendiliğinden olduğunu belirtmek isterim.

Elbette bu yaşımıza kadar para biriktirmekten ziyade insan biriktirerek geldik.

Mehmet Ali Kurt da insan birikimimize eklenen bir kişilik olduğunu belirtmek isterim.

Altı günlük yolculukta iyi ki koltuk komşum Mehmet Ali Kurt olmuş dersem lütfen samimi olduğuma inanın.

Çok yaşa Mehmet Ali Kurt.