Batı Karadeniz ve Safranbolu izlenimleri.
Yıllardır işten güçten siyasi çalışmadan Anadolu’yu özgürce dolaşmamıştım.
Gitsek bile transit geçişler…
İşte şimdi fırsatını buldum ve İstanbul’dan tek başıma arabamla yola çıktım.
Amacım telaşsız Batı Karadeniz bölgesini Sinop’a kadar gezmek. Daha sonrada çorum Alacahöyük’ü görmek.
Nerede akşam olursa orada konaklamak.
Polonezköy, Şile, Ağva, Kandıra, Kefken, Kerpe’ de de konaklama yaptım.
Sabah erkenden Kerpe’den çıktım ve Sakarya, Düzce, Karabük, Safranbolu’ya geldim.
Bu güzergahta gün boyu seyahat ettim, köylerde durdum kahve olan köylerde çay içim köy halkıyla sohbet ettim.
Kandıra’da festival vardı durdum ve seyrettim.
Sahnede bir tane sihirbaz ve onlarca çocuk ona bakıyor.
Kültür etkinliği dedilkleri çayır çimen üzerinde halk sandalyelerde oturuyor, çocuklarda sihirbazı seyrediyor.
Kültür sanat festivali diyorlar fakat ortada kültür sanat yoktu.
Bir cadde üstünde efsane siyasetçi, dışişleri bakanı Turan Güneş adına açılan kültür merkezini gördüm.
Aklımdan deli sorular geçti.
Efsane siyasetçi Turan Güneş ve mensup olduğu parti CHP Kandıra’da yok.
Turan Güneş görseydi sanıyorum hüngür hüngür ağlardı.
Şile, Ağva ve Kandıra güzergahında gördüklerim beni çok mutlu etti.
Köyler ve ilçelerin etrafında tarım ve meyvecilik ve ilave olarak da fındık işi yapılıyor.
Bir kaç köyde durdum kahvesi olan mekanlarda çay içtim köylülerle sohbet ettim.
Bu güzergahta köylülerin mutlu olduğunu ve bu mutluluğun da oy tercihlerine yansıdığını gördüm.
Sohbet ettiğim köylerin tamamının AKP ‘ye oy verdiğini gördüm.
Karabük Eskipazar güzergahında ise köylerin çok garip kaldığını gördüm.
Buralarda köylerin çok hareketli olmadığını ve göç verdiğini gördüm.
Buralardaki göçün nedeni de gene ekonomi köylerin etrafı orman, ekilip biçilecek tarım alanları az ve ormana dayalı geçim alanları ve ormana dayalı sanayi tesislerinin olmayışı bu çevredeki köylerin garip kalmasına sebep olmuş.
Garip kalmış derken otuz yıl önceki köylünün durumundan çok daha ileride olduklarını da söyleyebilirim.
Köylerin göç vermesinin gene nedeni ekonomi.
Köylere girdiğimde dökük garip evlerin olduğunu fakat insanın olmadığını gördüm.
Köyün müsait bir yerinde durup ”Kimse yok mu?” diye bağırdığımda dökük bakımsız evlerden bir kişinin çıktığı oldu.
Köylerin fakir ve yoksul görünümüne rağmen oy tercihlerinin AKP’ den yana olduğunu gördüm.
İstisnasız gittiğim bütün köylerin ulaşım sorunun kalmadığını gördüm.
Ayrıca yolların çok bakımlı ve seyahat için imrenilecek düzeyde olduğunu da söyleyebilirim.
Ayrıca köylerin içlerinde de evlerin görünüşü olarak batıya yaklaştıkça derli toplu olduğunu, doğu Karadeniz’e doğru gittikçe fak görüntünün biraz daha geri kalmış olduğunu gördüm.
İstisnasız gittiğim her köyde özel araçların, traktörün fazlasıyla olduğunu söyleyebilirim.
Şunu diyebilirim ki bölgeler arsında köylerin çok farklı ekonomik görüntüler vermesine rağmen Türk köylüsünün otuz kırk yıl önceki durumuyla kıyaslanamayacak kadar iyi durumda olduğunu da söyleyebilirim.
Kerpe’de otelde sabah erkenden saat altıda kalktım.
Hırçın denilen Karadeniz burada sessiz sakin.
Sabah denizin kenarında otelin devamı olan bahçesinde oturdum.
Butik otelde benden başka uyanan kimse yoktu.
Yıllar önce okuduğum Dosytoyevski’nin ”Suç ve Ceza” romanını okuyorum.
Denizde ara sıra karabataklar ve bazen de balıklar suya giriyor çıkıyor.
Şıpırt,şıpırt diye bir ses çıkıyor sadece onlar sessizliğn içinde bir ses olarak dikkatimi dağıtıyor.
Polonezköy’den Safranbolu’ya kadar olan güzergahta gördüklerim ve köylerin durumu yolların ve alt yapının durumuna bakınca bu yöredeki insanımızın %60’a yakın AKP’ ye neden oy verdiklerini daha iyi anlıyorum.
Ayrıca eskiye göre köylerde evler güzel bahçeler tarım alanları güzel fakat en güzeli özenle yapılan camiler.
Canilerin hemen hemen tamamında AKP’ lilerin almış olduğu belediyelerin amblemleri ve camilerin bahçelerindeki güneşliklerde ve brandalarda gözüme çarpıyor.
Karabük Eskipazar arasındaki vadi ve yeşillik çok hoş ve görülmeye değer.
Eskipazar’ın içinde bu güne kadar hiç duymadığım Hadrianapolis antik kentinin olduğunu farkettim.
Antik kent içinde kazı çalışması yapılmamış fakat kentin kenarlarında burasının eski bir yerleşim olduğuna işaret eden kalıntıları görebiliyoruz.
Antikkent keşfedilmeyi bekliyor.
Safranbolu’yu anlatmaya gerek yok.
Dünyanın hayran olduğu dünyanın imrendiği değer biçilemeyen bir inci.
Safranbolu’da Kolağası konağında kalmaya karar verdim.
Zaten batı Karadeniz seyahatimin bir nedeni de Safranbolu’yu gezmek incelemek.
Konağın sahibi benim yaşlarımda makine mühendisi bir yurttaş.
Sürekli ticaret yapmış fakat makine mühendisliği mesleğin yapmamış eski solcu hala solcu kalmış Sedat Ünal ile tanıştım.
Akşam kendisiyle derin sohbetler yaptık.
Konak taş duvar üstü ahşap döşemeyle ve taşıma elemanlatrının da tamamının ahşap olduğu çok güzel bir yapı.
Konağı eski haliyle satın almış ve bilimsel yöntemlerle aslına uygun yeniden restore edilmiş.
Dışarıda 32 dereceye varan sıcaklar olmasına rağmen konağın içi çok serin, klima açmaya bile gerek yok.
Safranbolu’nun geçmişi ve bu dünüyle ilgili konuşmalar oldu.
Konuşmamızda Sedat Ünal’a şu soruyu sordum.
Ülkenin bu kadar talan edildiği ve talan kültürünün egemen olduğu ülkemizde nasıl olmuşta Safranbolu bu kadar güzel korunabilmiş?
Sedat Ünal bu soruma şu cevabı verdi
1960′ lı yıllardan bu güne idealist solcular ve sosyal demokratların Safranbolu belediye başkanı seçilmesi ilçenin korunmasında çok büyük payı olmuş.
Şu anda da CHP’ li bir kadın Safranbolu belediye başkanı.
Safranbolu’nun eski ve Orijinal yapısının talan döneminde yani 1980 sonrası da korunması sonucunda 1994 yılında UNESCO korunması gereken dünya kültür mirası listesine alınması da çok büyük şans olmuş.
Şehir korunarak bu günlere gelmiş.
Bu günde tam koruma altında olduğu için mülkiyeti olan boş alanlara da inşaat izini verilmiyor.
Mevcut yapılar ise eski haliyle titiz bir şekilde korunuyor.
Saferanbolu’nun gezilecek görülecek yerlerinden bahsetmeme gerek yok bu bilgilere Google üzerinden ulaşmak mümkün.
Sedat Ünal Safranbolu’nun yerlisi.
Ticaret hayatından sonra bu konağı eski haliyle satın almış tescilli projesine uygun bir şekilde restorasyonunu yaptırmış.
Çok güzel bir eseri Safranbolu’ya kazandırmış.
Elbette ruhumuzda hamamcılık olduğu için şehir içinde faaliyet gösteren Cinci hamamına uğramadan olmazdı.
Hamam Vakıflara ait fakat Tokat’taki bizim yan köyümüz olan Kolköy’lü bir yurttaşın işlettiğini öğrendim.
Hamamın hangi tarihte yapıldığı belli değil sadece ön kitabesinde 17. yüzyılda yapıldığı yazıyor.
Hamamı gezdiğimde tipik Mimar Sinan’ın eserlerinin bir kopyası olduğu görünüyor.
Akşam Sedat Ünal ile saat 11′ e kadar sohbet ettik.
İki 1978 kuşağı solcu olarak ”Bu memleketin hali ne olacak?” diye dertlendik durduk.
Safranbolu’yla ilgili bildiklerini bir rehber gibi bana aktarmaya çalıştı.
Gün boyu şehri gezdim fotoğraflar çektim ilginç diyaloglarım oldu.
Safranbolu’nun içinden akan ve çok az suyu olan bir dere boyunca sıralanan konakları seyrederek ve inceleyerek gezerken bir konağın önünde oturan ve derin düşüncelere dalan bir kadının önünden geçerken ”Çok şanslısınız” dedim.
Amacım sohbet etmek.
Kadın şöyle başını eğdiği yerden kaldırdı ve ”Neden şanslıyım” dedi.
Kadın tipik Anadolu kadını.
Siyasal islamın sonradan icadettiği saç bağlama modelini henüz keşfetmemiş, doğal, bakir tipik Anadolu insanı.
Saçlarını kapatan bir baş örtüsü var fakat önden saçları perçem şeklinde görünüyor, baş örtüsünün iki ucunu boynunun arka tarafına dolamış gerdanı olduğu gibi açık.
Anadolu da Oğuz boyunun yani Türkmenlerin geleneği olan topuklarına kadar inen Şalvar-çakşır-Don denilen bir giysisi, onun üstünde eteği ayaklarında terlikleri rahat özgür biçimde sokakta oturuyor.
Amacım sohbet etmek.
Kadın şöyle başını eğdiği yerden kaldırdı ve ”Neden şanslıyım” dedi.
Ben de ”Burada oturuyor olmanız ve bu güzel mimarinin içinde olmanız bir şans değil mi?” dedim.
Kadın benim konuşma isteğimi anlamış olmalı ki başladı konuşmaya.
”Evet bu konak bizim fakat satmak istiyoruz satamadık.
”Safranbolu’nun bir köyündenim amacım ya o köye yerleşip tarım yapmak ya da büyük bir kente gitmek.” dedi.
Ben araya girdim ve ”Aman ha büyük kentlere gelme, ben dahil herkes o cehennemden kaçmaya çaşılışıyoruz.” dedim.
Bu çıkışımı çok yadırgamadı belli ki bilgi sahibi.
Devam etti eşinden çocuklarından bahsetti, konakta oturmasına rağmen orta hatta alt gelir grubuna dahil bir Anadolu ailesi.
Kadınla on beş dakikaya yakın sohbet ettim.
Elbette sohbetin sınırı yok, kadın ”çay yapayım buyurun oturun” dedi.
Fakat benim devam etmem gerektiğini şehri gezdiğimi söyledim ve ayrıldım.
Tam iki adım atmıştım ki arkamdan ”Benimle sohbet ettiğin için çok teşekkür ederim” dedi.
Çok şaşırmıştım oysa benim teşekkür etmem gerekirken o ferasetini gösterdi ve benden önce teşekkür etti.
Ben de dedim ki ”Esas benimle konuştuğun için, zaman ayırdığın için benim teşekkür etmem gerekiyor” dedim.
Safranbolu’da iki gece konaklamayı düşünüyorum.(Konakta kalıyorum konaklamak deyimi…)
Safranbolu’da iki gün kaldım gördüğüm buralara yerliden çok Japonlar ve uzak doğulular geliyor.
Bu gözlemimi Sedat Ünal’a söyledim ”haklısın” dedi.
”Kültür turizmine uzak doğu ülkeleri daha çok ilgi gösteriyor” dedi.
Ayrıca gördüğüm kadarıyla son yirmi yılda ekonomik ve sosyal anlamda sınıf atlayan muhafazakar kesiminde buralara ilgi gösterdiğini gözlemledim.
Sonuçta görülmesi gereken yerler arasına mutlaka Safranbuolu’yu ekleyin ve ölmeden görün derim.
Safranbolu ile Karabük kıyaslamasını Sedat Ünal ile yaptık.
Sedat Ünal Safranbolu’da gece saat 12′ ye kadar hayatın devam ettiğini ve kadınların çok rahat sokakta yalnızca gezebileceğini söyledi.
Aynı durumun ise Karabük’te mümkün olmadığını söyledi.
Karabük’te saat yediden sonra hayatın durduğunu, kadının tek başına sokağa çıkmasının mümkün olmadığını söyledi.
Bu konuda ben görüşümü açıklamaya çalıştım.
Safranbolu’nun turizme açık bir bölge olduğunu ve hayatın içinden her kesimden insanın geldiğini, kültür turizmi içinde olan insanlarında kültürlü, modern, çağdaş insanlar olduğunu anlatmaya çalıştım.(Kültürlü,modern,çağdaş kelimelerini insanların giyim kuşamıyla lütfen düşünmeyin.)
Halkın oy verme eğiliminin de bunda etkili olduğunu söyledim.
Bundan dolayı CHP’ yi sosyal demokrat gören (ki bana göre değil ve çok eksikleri var…) ve modern kültürlü eğitimli kesimler CHP’ ye oy vermesi sonucunda Safranbolu’da belediye başkanlığını CHP’ nin kazandığını, söyledim.
Dünyaya kapalı ve daha muhafazakar ve turizme dolayısıyla dışa dönük insanlarla muhatap olmayan Karabük’ün, Eflani’nin ise AKP’ nin kazandığını görüyoruz.
İşte bu bölgede birbirine komşu iki kentin sosyal ve siyasal durumunun kısa anlatımı bu.
Bu durum genelde Türkiye için de geçerli.
28 mayıs sabahı Kolağası konağından ayrıldım ve Amasra’ya doğru yollara düşütüm.
Amasra Bartın arası alabildiğine yeşil büyük kentlerde sıcaklık kırk derce gibi görünürken bu bölgede 22 dereceye varan sıcaklarda seyahat ediyorum.
Bu bölgede de gene hoşuma giden insanın yoğun olmadığı, gürültünün olmadığı, orman içi, dere kenarı olan tesislerinde durarak dinlenmeye çalıştım.
” Soğuksu tesisleri” denen bir bölgede durdum, bilgisayarımı açtım okumalar yaptım ve çay içtim.
Doğanın bu kadar güzel ve yeşilin bozulmadan kaldığı bu bölgeleri görünce o güzelim kayın ağaçlarına, fındıklara sarılıp ağlayasım geldi.
Safranbolu Bartın arasında Bahçecik denen bir bölgede karayolunun üstünü çardak gibi kaplayan kayın ağaçlarının gölgesinde kilometrelerce yol aldım ve çok şaşırdım.
İstanbul’da ki Dolmabahçe Sarayı ve Bahçeköy üzerindeki Orman fakültesine paralel giden yolun kilometrelerce devam ettiğini düşünün.
Sanki birileri yolun iki yanına kilometrelerce bu ağaçları dikmiş gibi bir durumla karşı karşıya kalıyoruz.
Bartın’a vardım ve şehri dolaştım fakat sokakları bana sıkıcı ve sıkışık geldi.
Benim istediğim şehir, sıkışıklık, gürültüsü yoğun insan kalabalıkları değil.
Bartın’da çok fazla durmadan Amasra’ya doğru yola çıktım.
Amasra’da dağdan Amasra’ya inerken çok güzel bir manzara sizi karşılıyor.
Fatih Sultan Mehmet şehre hakim bir tepeye geldiğinde hayranlığını belli etmek için şu sözü sarf etmiştir;
| ” Bu kadar güzel bir yere zarar vererek almak istemem kalenin anahtarını bana getiriniz.» |
(Amasra tarihi hakkındaki en net bilgiler bölgede uzun süre arkeolojik araştırma yapan Prof.Dr.Semavi Eyice Küçük Amasra Tarihi ve Eski Eserleri Kılavuzu eserinde geçmektedir.)
Manzaar mükemmel.
Arabayla şehirdeki limanın otoparkına parkettim ve dolaşmay başladım.
Amasra limanını Karadeniz’in azgın dalgalarına karşı korumak için yapay beton bloklardan koruma bandı yapmışlar.
Bu devasa beton bloklar limanın bütün havasını bozmuş.
Mendireğin üstüne çıkmadan denizi bile görmek mümkün değil.
Çünkü yapay betonlar o kadar yüksek ki görüş ufkunu tamamen kapatıyor.
Limandan şehir merkezine geçtim burası da çok kalabalık.
Amasra civarındaki bütün ilçe ve beldelerden insanlar arabalarıyla Amasra’ya denize girmek, mekanlarda yemek yemek, içki içmek için gelmiş şehir tıka basa dolu.
Biraz dolaştım kendimi biraz İstiklal caddesinde, bazen Mahmutpaşa da, bazen de Çiçek Pasajında ve Nevizade de hissettim.
Amasra evet çok güze fakat benim aradığım ve mutlu olacağım bir yer değil.
Çok kalabalık çıkmaya karar verdim.
Çünkü ben İstanbul’un kaotik ortamından kaçmış gelmişim, bir de bu kalabalıklarla burada bir arada olmak istemiyorum.
Hemen limana döndüm ve Cide’ ye doğru yola çıktım.
Amasra Cide arasındaki yol büyük oranda gidiş geliş iki şerit ve dağlardan gidiyor.
Bazı yerlerde iki kilometreye yakın tüneller yapılmış ve dağa tırmanışlar ortadan kaldırılmış.
Cide’ye doğru tamamen dağ yüzeyinde seyahat etmek zorundasın yollar iki şeritli, çok sağlıklı değil, buralar biraz ihmal edilmiş virajlar çok fazla ve trafik kazlarına açık durumda.
Cide’ye vardığımda akşam yaklaşmıştı konaklamaya karar verdim.
Denize paralel giden yolun üst tarafında ormanın hemen önünde bir pansiyonda kalmaya karar verdim.
Çünkü amacım lüks yaşamak değil daha çok belli gelir grubunda olan insanların yaşadığı mekanlarda kalmaya özen gösteriyorum.
Pansiyoncu kadınla pazarlık edip parasını ödedim ve yemek yemek için sahile doğru yürümeye başladım.
Sahilde yolun üst kısmında bir balık lokantasına girdim.
Fiyatlarına ve balık fiyatlarına baktım ve yemek yemeye karar verdim.(Çünkü son enflasyon fırtınası içinde herkes kafasına göre her sabah bir fiyat belirleyebiliyor)
Lokantada üç masada kadınlı erkekli rakı masaları kurulmuştu.
Karadeniz bölgesinde rakı masası kurulan lokanta bulmak çok zor olsa da Cide de bu duruma şahit oldum.
İnternete bakmadan garsona ”Buranın belediyesi hangi partide” diye sordum.
Kısaca ”CHP” dedi.
Sahildeki Amasra ve Cide belediyeleri CHP’ de.
Sahilden içeri girdiğimizde ise genelde AKP ve MHP belediyelerinin olduğuna şahit oluyoruz.
Sahillerde ve dünyaya, turizme açık olan yerlerde ise CHP belediyelerini gördüm.
Elbette istisnalar hariç bunu Türkiye genellemesi yapmak mümkün.
Yemekten sonra sahile kuma sıfır çay satan bir mekana oturdum ve güneşin uçsuz bucaksız gibi görünen Karadeniz üzerinden batışını seyrettim.
Deniz çıldırmış ve bütün sahildeki plajların şemsiyelerini, şezlonglarını, sandalyeleri masaları alt üst etmiş.
Avrupa’nın bütün ülkelerinin Tuna üzerinden getirdiği atıkları, çöpleri oturduğum kahvenin önündeki plaja doldurmuş.
Denizin aynı azgınlığı devam ediyor fakat karayoluna kadar gelmiyor plajın belli bir yerinde sönümleniyor.
Bir kaç tane genç çocuk ve genç kız plajı temizlemeye çalışıyor.
Orada güneşin batışından sonra karanlık olana kadar oturdum.
Pansiyona döndüğümde dört kadın bahçede oturuyordu ve koyu bir sohbete dalmışlardı.
Pansiyon sahibi kadın ”Çarşaf ,nevresim, yastık kılıfı versem sen değişir misin?” dedi.
Belli ki dört kadın muhabbeti koyulaştırmış masadan ayrılmak istemiyor.
Ben de bu durumu gördüğüm ve anladığım için ”olur” dedim.
Gönülsüz bir şekilde yerinden zorla kalktı içeri girdi elinde nevresim, çarşaf geri döndü.
O gelene kadar masada oturan kadınlarla kısa sohbet ettim.
Bir tanesi İstanbul’dan gelmiş hemen ”emekli maaşları yetersiz, emekliler gösteri yapıyor” falan dedi.
Ben de ”hiç bir şey çıkmaz on altı milyon emekli var ancak bin kişi yürüyor ve sonuç almaları mümkün değil.” dedim.
Kadın ”Evet ben gezi eylemlerinde de günlerce eylemin içindeydim orada bile bir sonuç alamadık burada sonuç almamız mümkün değil” dedi.
Kadınlar belli ki sohbet etmek istiyor fakat kadın elinde nevresim, çarşaf, yastık yüzü geliverdi.
Ben de bahçe katında zemin katta arka bahçeye bakan daireye geçtim.
Burası aslında klasik bir konut fakat konutu pansiyon yapmışlar.
Arka bahçeden girişi olan daireye baçeye doğru yürüdüm.
Daire bahçeyle aynı kotta.
Önümdeki bostana biber, mısır ekilmiş dağa doğru uzanıyor.
Bostanın hemen arkası ise dağın yükselerek devam ettiği bir orman.
Televizyon falan açmadığım için, sosyal medyaya bakmadığım için bilgisayarımı açtım biraz yazı yazdım, bir iki telefon görüşmesi yaptım ve saat 11′ e doğru yattım.
Yattıktan bir süre geçti dağın yamacından silah sesleri gelmeye başladı.
Silah sesleri o kadar sert ve keskin ki hemen binanın önünde atılıyormuş gibi duyuluyor.
Ben de kurşunlar içeri gelebilir kaygısıyla yataktan pencerenim altındaki parapet duvarın dibine upuzun yattım.
Bir süre sonra silah sesleri kesildi.
Pansiyon sahibinin telefonunu almıştım onu aradım ” silahlar patlıyor bir sıkıntı olur mu? ”diye sordum.
O da dedi ki ”Rahat ol yat uyu hiç bir sorun olmaz gençler eğleniyor” dedi.
29 temmuz günü Cide’den erkenden kalktım ve Sinop’a gitmek için yola düştüm.
Amacım Sinop cezaevini ve Sabahattin Ali’nin yattığı cezaevini görmek.
Oradan da Çorum Alcahöyük şehir kalıntılarını görmekti.
Yolda giderken İstanbul’a dönmem gereken bir durumdan dolayı geri döndüm ve aynı gün yani sekiz saatte İstanbul’a döndüm.
Cide’den dönerken Karadeniz kıyısında Gideros koyuna uğradım.
Daha sonra navigasyona uyarak Çaycuma, Devrek, Mengen, Gerede üzerinden yolculuğa devam ettim.
Devrek’i geçtikten sonra Karasu deresi kenarında bir çayır çimen üzerinde olan ve çay servisi yapan bir mekanda durdum aldığım kısa notlardan faydalanarak ve bu yazıyı yazmaya başladım.
Yazının devamını da Silivri de yazlıkta bitirdim.