‘ Coğrafya kaderdir ‘ palavrası…
Geldik 64 yaşına bizim kuşağın insanı, ülkenin en az %90’ı gün görmeden, refahtan payını alamadan yaşlanıverdi.
1964 yılında ilk okula başladık kara lastik, yamalı pantolon, kuru ekmek çökelek, elektrik yok karanlıkta ders çalışmak.
Köyde okul yok, her gün beş kilometre sabah akşam okula git akşam geri gel.
Beş yıl sabah akşam yürü yürü.
Yani hayatımızın beş yılı yürüyerek geçti, ben yürüme hakkımı kullandım dersem abartmış olmam sanıyorum.
Dünyanın çevresi kırk bin kilometre, biz de beş yılda kırk bin kilometreye yakın yol yürümüşüz. (Mühendislik alışkanlığı oturdum hesapladım.)
1970 yılı orta okula geldik, ortalık toz duman darağacında üç fidan, dağda, taşta aydın, öğrenci katliamı, bilgi ve kitap düşmanlığı, meydanlarda her gün on beş yirmi kişi vuruluyor, her yerde komünist sosyalist avı.
Gene şehirlerde yokluk, yoksulluk, kolera, işçi sömürüsü, güvencesiz, sigortasız çalışma koşulları.
Bilgi, aydın ve kitap düşmanlığı devam ediyor.
Liseye geldik sağ- sol çatışmalarının içinde bunalımlara, ekonomik krizlere sürükleniş.
Gene yokluk, yoksulluk ve sefalet.
Üniversiteye geldik birazcık gözümüzü açalım, okuyalım bilgi ve meslek sahibi olalım dedik karşımızda silahlar.
Üniversitede solcu öğrencilerin üzerine otomatik silahlarla saldırılar, ölenler, yaralananlar sakat kalanlar.
Henüz on dokuz yaşındayız, gözümüzün önünde harita mühendisliği son sınıf öğrencisi Abdülkadir Adanur’un falçatayla öldürülmesi.
Üniversite okumak için gelen birçok arkadaşın sağ sol çatışması yüzünden okullarını bırakması.
Zar zor, can güvenliği tehdidi altında üniversiteyi bitirmek.
Kavganın, ölümlerin, katliamların içinde okulu bitirenlerin çok büyük bir iş başarmış olması.
İş hayatına atılacaksın, evleneceksin önünde 16 aylık askerlik mecburiyeti.
Askere git, geri gel, iş kurmak veya bir yerde çalışma tercihi yüzünden en az üç yıl kaybetmek.
Evlilik, gene geçim derdi, gel 1990′ lara gene ekonomik kriz gene yokluk, yoksulluk.
1994 yılı ekonomik krizi, yeni başladığımız işimizde çıktığımız basamaklardan tekrar geriye düşmek, yeniden başlamak.
1999 depremi, ülkenin her şeyi allak bullak üstüne bir de 2001 krizi.
En az dört yıl doğru düzgün iş yapamadan oturmak.
Bu krizin etkilerini atmak, verdiği hasarı atlatmak için üç yıl daha boşuna uğraşmak.
Yeniden başlamak, yeni bir düzen kurmak.
Geldik Sayın Erdoğan’a sene 2002.
İlk sekiz yıl çok iyi işler yapıldı ekonomi düzeldi, enflasyon düştü.
Halkın alım gücü arttı.
Toplumun orta ve alt kesimi ilk defa seyahatle, arabayla ve belli bir refah düzeyiyle tanıştı.
Bunun inkâr etmek mümkün değil.
Gerçekten 2002-2010 yılı AKP’ nin altın yılıydı diyebiliriz.
Neden böyle oldu ?
Çünkü Cumhuriyetin yüzyıllık yatırımlarını emperyalist sermayeye ucuz, pahalı demeden sattılar.
Buradan gelen gelirin yüz milyar dolar olduğunu biliyoruz.
Dünyaya verilen mesaj neydi?
AB’ ye girilecek, temel insan haklarında ve demokraside iyileştirmeler yapılacaktı, İleri demokratik ülkeler model alınmıştı.
Bundan dolayı liberaller ve tatlı su solcuları AKP’ ye destek oldu.
Belli bir kesimde siyasal İslamcıdan demokrat çıkmaz, demokrasi olmaz dedi durdu ve haklı çıktılar.
Gerçekten sekiz yıl çok iyi şartlar sağlandı.
Bugün, bu kadar kötü yönetime ve ekonomik felakete rağmen AKP’ nin kemik oyu %30 seviyesindeyse bu sekiz yılın halk üzerinde bıraktığı olumlu izlenimlerdir.
İşte bu sekiz yıldan sonra güçlendiler, parayı buldular, zenginleştiler, devletin her şeyini ellerine geçirdiler güç bende sarhoşluğuyla Sayın Erdoğan ilk çıktığı kozasına geri döndü.
Siyasal İslamcılığını hatırladı, eski yeşil gömleğini yeniden giydi.
Yaklaşık sekiz yıldır siyasal İslamcılığın bütün değerlerini ve fikir adamlarını yanına topladı, devletin bütün olanaklarını onlara sundu.
‘ Demokrasi benim içim amaç değil araç ‘ dediğini hatırladı.
Tramvaydan inmek için son hamleyi yapacakken tramvayın motoru bozuldu ineceği durağa gelemedi.
‘ Tek doğru İslam’ın fıkıh uygulamasıdır ‘ dedi.
‘ İslam’a göre faiz haramdır ‘ dedi.
Dedi de dedi.
Bugün dünya üzerinde İslami bir ekonomik model olmamasına rağmen kendine göre İslami bir modelin hayallerini kurdu.
Yani sistem tam vahşi kapitalizmken, uygulanmak istenen ise İslami model gibi sunulmaya çalışıldı.
Tıpkı toplum içinde dolanan altında kot pantolon, vücut hatları ortaya çıkmış ama başı İslami kurallara göre kapanmış bazı kadınlar gibi.
Aslında mantığı, uygulaması, teorisi, pratiği ve modeli olmayan bir hayalin peşinden gitmeye çalıştı.
Elbette bu kafayı aynen dış politikaya da uyguladı.
Bu model ve siyasi İslamcılık hem dış politikada, hem de iç politikada ve ekonomide şu anda çıkmaz sokağın içindedir.
İşte çıktığımız basamaklardan paldür küldür gene geriye düşüverdik.
Yani yirmi yıl çıktık gibi görünen basamaklardan tekrar yuvarlandık döndük 2001 yılının da gerisine.
Bu arada nüfusun %10’u ve AKP kadroları İsviçre düzeyinde kaldılar onlar düşmedi.
Çünkü şu anda bankalardaki dövizlerin çoğunluğu onların elinde. (128 milyar dolar gibi…)
Bizim nesil, çileli nesil yani 64 yaşında olanlar çocukluğundan bu güne günyüzü görmeden, bir oh demeden, yaşamını sürdürdü bütün bu sıkıntıları, çileleri çekti geldi.
Bizim çocuklarımız ve torunlarımızda bir elli yıl bu bunalımlarla mı yaşayacak?
Evet bana öyle geliyor ki Türkiye iklimi iyi siyasetçi ve iyi devlet adamı çıkaramadığı için onlar da aynı sıkıntıları yaşayacak.
Çünkü Daron Acemoğlu’nun ‘ Ulusların Düşüşü ‘ adlı kitabında coğrafya kaderdir fikrini alt üst edecek fikirleri vardır.
Aynı coğrafyada Meksika, Brezilya sürünürken hemen yanındaki ABD’ ye bağlı ilçeler, şehirler ekonomik olarak uçuyor.
Gene aynı coğrafyada İsrail uçarken, Araplar sürünüyor.
Kudüs’de Osmanlı’dan kalma bedestende İsrail tarafında bulunan mağazalar pırıl pırılken, Arap tarafında kalanlar pislikten ve sinekten geçilmiyor.
Yani Daron Acemoğlı diyor ki, ”Ekonomik anlamda Coğrafya kader değildir sadece iyi yönetim biçimleri ve iyi siyasetçiler o kader denilen coğrafyalarda güzel kaderi yazabilecek modelleri çıkarabilir ve yaratır. ‘
Kader sözü aldatmacadır, palavradır.
Bundan dolayı son yetmiş yılda bizim şanssızlığımız iyi bir yönetim modeli kuramadık, iyi siyasetçiler çıkaramadık.
Bundan dolayı da benim gibi altmış dört yaşında olanlar günyüzü göremedi veya görmeyen bir sistemin içinde yaşamak zorunda kaldı. (İstisna güzel yaşayanlar elbette var ama bu yazı onlar için değil.)
Bundan sonra da siyasal İslam’ın ağır sisleri, pusları altında korkunç bir ekonomik felaketin izlerini en az on yıl, hatta yirmi yıl silmemiz mümkün değil.
Ülkenin çocuklarının ve torunlarımızın da günyüzü görmeden yaşayacaklarından dolayı çok umutsuzum, çok üzgünüm.